sema maraşlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sema maraşlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Haziran 2014 Çarşamba

Hesabı Var


Bizler ne çok seviyoruz çocuklarımızı, her şey onlar için… Bütün çabalarımız, para kazanalım diye koşturmalarımız, kredi ödemelerimiz, hep onlar için… Evi temizliyoruz ee onlar için… Kah işte, kah evde hep onların düşüncesiyle meşgulüz. Sorsalar hiç düşünmeden hepimiz onlar için canımızı veririz. Bu hepimiz için çok kolay, bir an bile gözümüzü kırpmadan yaparız… Ama asıl olması gereken onlar ile yaşamak, onların yaşamasına fırsat vermek değil midir? Biz yaşıyoruz da, onlar gönüllerince yaşayabiliyorlar mı acaba? “Hayır, olur mu biz onlar için her şeyi yapıyoruz karnı tok, sırtı pek.” mi diyorsunuz? Bu mudur bir evlada anne babalık yapmak.

Aç insanın doyacağı bir lokma ekmek, her yerde bulunur, zaten Allah “Herkesin rızkını veririm.” demiyor mu?Bir ağaç kovuğu da onları soğuktan korur. Peki, o halde nedir bizim kucağımızda olmalarının nedeni? O yavrular seçmedi bizi “sen annem ol, sen babam ol.” diye. O yavrular istemedi… Bizim istememiz de değildi asıl geçerli olan. Yüce Yaratıcı’nın istemesindeydi asıl sır. O bir kulunu yetiştirmeyi murat etti ve başına rehberlik etsin diye bizleri koydu…

Ya bizler, ne yapıyoruz? Onlara hayatın zorluklarına karşı rehberlik edebiliyor muyuz? Ne güzel söylüyor Adem Güneş: “Anne babanın görevi çocuğunun kalbini dinlendirmektir.” … Sizce ne kadar dingin yavrularımızın kalpleri? Bir böcekle göz göze gelmeye fırsatları var mı, bir lokmayı ağızlarında hissetmeye zamanları var mı? Yoksa misafir gelecek diye onlarla geçirecek vakit mi yok, işlerimiz başımızdan mı aşkın? Sadece onlar için çabaladığımızı söylerken, çocukluklarında ruh ruha olamadığımız yavrularımız büyüdüklerinde neyle mutlu olacaklar?

Çalışan anne işten güçten yorgun, evdeki anne de ev işiyle gezmelerle yorgun… Babalar kumandaları tuttukları kadar yavrularına dokunuyorlar mı acaba?

Sadece beş vakit namaz bizi inanan yapıyor mu, bir kuru “Elhamdülillah” la kurtulabilecek miyiz şükretmemiz gerekenlerin sorgusundan? Gitmesek de görmesek de bir öbür tarafın olduğuna inanıyorsak… Sorgu melekleri gelip de başımıza, bütün defterleri taradığında, bir film şeridi gibi yaşadıklarımız ortaya döküldüğünde, Rabbimiz sormayacak mı? “Emanetlerime ne yaptınız ?”

“ Ben beş vakit namazımı kıldım, kalbim de temiz, e orucum,zekatım, hepsi tam” … Eee… O zaman neden sosyal bir varlık olarak yaratıldık, neden evlendik, neden aile kurduk? “Bunlar benim çocuklarım, matematiği süper, çizimi harika, mühendis, doktor oldu…” diye övünmesine gelince en âlâ anne baba oluyoruz, koltuklarımız kabarıyor. Peki, iş hakkını vermeye gelince ne durumdayız?

Hazin bir ev manzarası… Öyle herkes farklı bir odada, anne dizi, baba haber, çocuk çizgi film izliyor.. Ne büyük bir faciadır bu kopukluk. Şimdi gündemden haberdar olmak için, her kanalda ayrı ayrı haberleri dinlerken belki dünyadan haberdar oluyoruz da, ilgisiz bıraktığımız çocuklarımızın elden uçup gidişine bihaber kalıyoruz… Dünyayı bilsek ne yazar?

Saygıya ne çok önem veriyoruz… Tabii haklıyız anne babaya saygı duyulmalı, o kadar emek veriyorken hem de… Peki, biz daha üç beş senedir dünyada olan yavrularımıza ne kadar saygı gösteriyoruz? Elinden tutup koştururken, “Baba, karınca yuvası…” dediğinde, “A dur, bakalım.” deyip yere eğilecek kadar baba mıyız, yoksa “Sırası mı şimdi karıncanın…” deyip bir yerlere yetişme telaşında mı?

Öyle boyumuzla posumuzla anne babalık olmaz… Önemli olan ne kadar onların boyuna inebildiğimiz… Gözleriyle aynı seviyede olabilmek için ne kadar zaman diz çöktük çocuklarımızın yanına? Bir çiçeği koklayabilmek için onlarla birlikte ne kadar yerlere uzandık, bir karınca yuvasının başında ne kadar küçücük kalabildik?

Anne babalık büyüklükten kurtulmak, nefsimizden arınmak için ne büyük bir deniz… İçinde yıkanıp bütün benliğimizden arınma zamanı… Bir çocuğun seviyesindeyken büyüklük duygusu gelmez insana…” Ben şuyum, ben buyum.” demekten sıyrılır insan, bir çocukla aynı hizadayken…
Sahip olduğumuz her nimet gibi, anne baba olmanın da hesabı var… Yavrularımız büyüyor, bizler hızla yaşlanıyoruz. Ne zaman yavrularımızla gerçekten ilgileneceğiz?


10 Nisan 2014 Perşembe

Siz Evlendirmeyin Lütfen…




En zor konu, kırılma noktası. Aracılar, aracı olmak isteyenler, başaranlar, seyredenler, başarısız olanlar, elini yüzüne bulaştıranlar…
Ve biz ortada olanlar…
Aracı kazaları. Biz önceki yazımda % 5 lik kısımdan bahsetmiştim.
Aracılar genel bir yara.
Öncelikle evli, çevresi geniş kişilere bu yazıyı okutunuz…
Bazen kendi içimizde o kadar kalıyoruz ki hataları göremiyoruz bile.
Bugüne kadar size aracılık etmiş kişileri gözden geçirin. Ne gibi yanlışlıklarla karşılaştınız?
Yakın bir arkadaşım kendisinden 23 yaş büyük biriyle görüşmüştü. Tam bir fiyasko idi. Güya aracı yanlış biliyormuş yaşını. Görüşünce ikna olur diye düşünmüşler. Arkadaşım bir hafta kendine zor geldi.
Evlendirme işini yapanlara sorun bunu gerçekten iyilik için yapıyordur. Zaten bir çok kimse bu işe karışmak istemez. Bu aracı işlerinde eline yüzüne bulaştırmak çok rastlanan bir durum maalesef.
Evli olanların bir çoğu nedense yanaşmaz. Bunun temel sebebi; aciz insan sendromu.
Biz insanlar başına gelen hayrı kendisinden, talihsizliği de aracıdan bildiğinden bir çok insan buna yanaşmıyor. Önce bekarların kimseyi suçlamamaya adapte olması lazım. Hangi dönemde yaşıyoruz? Kimse kimsenin kafasına silahı dayayarak karar aldırmıyor. Tabii aracı önemli. Fakat son kararı veren yine biziz. Aldığımız karara sahip çıkmasını bilmemiz gerekli. Sonuç olumsuz olduğunda başkalarını suçlamaya çok müsaitiz. Sebepler olabilir ama kararı sen veriyorsun veya vermiyorsun. Öncelikle aracıları bu tedirginlikten kurtarmak lazım ki cesaret etsinler.
Bir kısımda neden aracılık etmek istemez? Ben çektim kimse çekmesin? Evlenip de ne yapacak muhabbetine girdiklerinden kimseleri evlendirmek istemezler.
Kimisinin de kapasitesi yoktur, kendi yağında kendisi kavrulur gider, kimseyle uğraşmak istemez.
Kimide bu işlerle fazla uğraşır ama dilindedir sadece “Sana şunu yapalım, bunu yapalım” der durur sadece ortaya birilerini çıkartmaz. Bu kişileri ayrı bir haz etmem. Ya konuştuğun gibi çıkart birini ortaya ya da sus.
Öncelikle arkadaşlar size aracı olabilecek kişileri bir kağıda yazın. Kimler sizi tanıyor ve size aracılık yapabilir. Tespit ettiğiniz kişilerle irtibatta olun. Bu konuya açık olduğunuzu, istediğinizi belirtecek davranışlarda ve imalarda bulunabilirsiniz.
Bazen insanlar uzun süre bekar kalanların gerçekten istemediklerini düşünüyor. Ya da kızcağız o kadar güçlü gözüküyor ki çevresindekiler bu kimseyi düşünmüyor, kimseye ihtiyacı yok manasını çıkartabiliyor. (Zaten o kadar güçlü görünmekte ayrı bir konu:)
Uzun süre bekar kalan erkeklerde de aynı durum olabilir. Bulunduğu duruma alışabilir. Bu alışkanlıkla birlikte uzun süre evlenmesini isteyenler bu halini kanıksarlar ve artık kimse onu düşünmez. Erkeklerde ciddi problem:)
Erkekler kadınlar gibi değil dillendirmeleri daha yavaş olabilir. Bunun için çevresindekilerin biraz atağa geçmesi gerekli.
Aracı olanlar ve olacaklara yaklaşınız. Ne istediğinizi ve ne istemediğinizi belirtiniz. Bu konuyla ilgili “ Evlenmeliyiz ama neden hemen? Yazımızda ayrıntılı yazdığımızdan burada girmeyeceğim. bakınız: 
http://www.cocukaile.net/evlenmeliyiz-ama-neden-hemen/
Size biri söylendiğinde acele ve heyecanla hemen reddetmeyiniz. Bir sakince dinleyin, sorular sorun, artı ve eksisini tartın. Bakışınız genelde olumlu olsun. Zaten bu yaşlarda öyle eskisi kadar kısmetiniz olmayacaktır. Olanları da kaçırmayın ve değerlendirin derim. Tabi her gelenle görüşün demek istemiyorum çünkü bazen ahlakı epey bozuk yapmadığı işler kalmayan erkekler temizlenmek ve kendisini iyi hissetmek için mütedeyyin kişilere yaklaşabilirler…(tabiî ki tercih iki kişinin)
Ayrıca arkadaşlar –özellikle hanımlar- yaş ilerledikçe taliplerinizin özellikleri değişebilir sakın alınganlık göstermeyin. Siz hiç evlenmemişsinizdir fakat karşınıza iki çocuklu evlenip ayrılmış bir talipte çıkabilir. (Uç bir örnek) Bu da gayet normaldir. Tabi ki gönül ister hiç evlilik yapmamış biriyle evlenmek. Fakat bizim için neyin hayırlı olup olmadığını bilemeyiz. Evlenin demek istemiyorum fakat değerlendirebilirsiniz. Başta kendinize sonra karşınızdakine fırsat verin. Bazen çok basit takıntılarımızdan ömür geçip gidiyor…Tam tersi hızlı karar almakta bir o kadar tehlikeli elbet.
Gereksiz kapris ve kompleksler sadece sizi geriye götürür. Önce kafanızı bir boşaltın, düşüncelerinizi zihninizde netleştirin ki size gelenlerde net olsun. Emin olun ne düşünüyorsanız dışarıdakiler de buna göre şekillenecektir. Belki de bilinçaltı temizliği yapmanız gerekli:) Geçmişteki hayal kırıklıkları, kırılmışlıklar, üzüntüler, aile baskısı, zorlamalar vs vs…Birikmiş bir kilitlenme söz konusu da olabilir…
Düşüncelerimizi bir temizleyelim, üzerimizden gereksiz yükleri, gereksiz kuruntuları atalım…Daha bir kendimiz olalım, başkası gibi, başkaları için değil…İşte o zaman dışarıdaki dünyada değişmeye başlayacak…Değişim kötü bir şey değildir. Değişirken dönüştüğümüz hâl önemli…Değişim yolunda yolunuz açık olsun….

http://www.cocukaile.net/siz-evlendirmeyin-lutfen/

6 Ocak 2014 Pazartesi

Kadınlar Duymak İster


Kadınlar için beğenilmek ve sevilmek çok değerlidir. Bu yüzden kadınlar eşlerinden beğenildiği ve sevildiği yönünde güzel sözler duymayı beklerler. Erkekler hanımlarına iltifat etmeyi, güzel söz söylemeyi ihmal etmemeliler. Güzel söz kadın kalbinin yakıtıdır.
Tabii güzel söz söylerken, ses tonu çok önemlidir. Havadan sudan bahseder gibi sıradan bir ses tonu ile yapılacak iltifat pek de anlamlı değildir.
Mesela; erkeğin her akşam rutin olarak sıradan bir ses tonu ile “Yemek güzel olmuş, eline sağlık” demesi ile “Bugün yemeği çok beğendim, pilav tane tane nefis olmuş ya da yemeğin eti tam kıvamında pişmiş, ellerine sağlık” gibi biraz düşünüp onu mutlu edecek bir iltifat etmesi kadın için daha anlamlıdır.
Kadınlar en çok hangi iltifatlardan mutlu olurlar, erkeklerin bilmesi gerekir.
Fiziği ile ilgili: Saçı, gülüşü, tatlı bakışı, tipi, teninin yumuşaklığı, kıyafetinin yakışması…
Emek verdiği şeylerle ilgili : Yemeğin tadı, satın aldığı elbise, erkeğin ailesi ile iyi geçinmesi, çocuklarına iyi anne olması, becerikli bir ev hanımı olması…
Değer verdiği şeylerle ilgili: Ailesi, mesleği, okuma aşkı…
Ve kadınlar bu konularla ilgili eleştirileri de kaldıramazlar. Hele fiziği, yaşı, kilosu ile ilgili olumsuz şeyler söylemeyin, hiç unutmazlar. Eğer eşinizi fiziği ile ilgili eleştirirseniz onu kendinizden ve özellikle yatak hayatından soğutursunuz. Günümüzde medya sebebi ile erkeklerin kadın algısı değişti. Herkes karısı manken gibi olsun istiyor. Böyle bir şey mümkün değil.
Hele doğum yapmış bir kadının fiziğinin mükemmel olmasını beklemek fazla hayalcilik olur. Bazı kadınların vücudu hamilelikten daha az etkilenirken bazıları daha çok etkilenir. Her ne olursa olsun kimse de doğum yapıp vücudu yeniden eskisi gibi olsun diye dünya para harcayan artistlerle kendi karısını kıyaslamasın.
Tamam erkekler için görsellik önemlidir fakat bu ilk görüşmelerde daha etkilidir. Çünkü göz güzelliğe bir süre sonra alışır ve güzellikte erkeğin gözünde sıradanlaşır. Erkeğin evlilik kararını güzelliğe bakarak vermemesi lazım. Çünkü kadının fiziğinin güzel olması mutlu olmayı getirmediği gibi, kadının iyi bir cinsel enerji taşıdığını da göstermez. Çok güzel olduğu halde kocaları tarafından cinsel soğukluktan dolayı terk edilen kadın sayısı az değil. Bu yüzden fiziğe takılmamak gerek. Kadının vücut kusurları varsa bunları söyleyip onun moralini bozmaktansa, ondaki güzellikleri bulup erkek bunları takdir ederse kadının enerjisi yükselir ve daha da güzelleşir.
Kıymet bilin, takdir edin: Maalesef ki maddi getirisi olmayan işlerin genellikle kıymeti bilinmez. Hele ki günümüzde insanların değer ölçüsü paraya tahvil edilmiş. Kadınların ev temizliği, yemek, bulaşık, çamaşır, ütü, çocuk bakımı gibi işleri genellikle kıymeti takdir edilmeyen işlerdendir. Kolay gibi görünür fakat pek de kolay değildir. Evlerde her ne kadar elektronik aletler olsa da işler oldukça yorucudur. Ev işleri yapmayınca dağ gibi yığılır, yapınca göze görünmez. Rutin olarak sürekli sürekli yapmak bazen bıkkınlık verir. Bir de takdir yoksa ev işlerini yapmak eziyete dönüşebilir.
Kadının ruh hali aileyi çok etkiler. Hatta evin içindeki eşyalara dahi onun ruh hali siner. Kadın yaptığı işleri keyifle yapıyorsa, olumlu enerjisi eve, yaptığı yiyeceklere geçer. “Gönülsüz yaptığı aş da ya karın ağrıtır ya baş.” Onun gönülsüz yaptığı işlerin hayrını göremezsiniz. Karınızın yaptığı işleri küçümsemeyin, “Bütün gün evde ne yapıyorsun!” gibi aşağılayıcı cümleler asla kullanmayın, gerçekten çok kolay işler değil. Yaptığı işlere teşekkür edin, takdir edin. O zaman keyifle yapar ve yapma isteği artar. İhtiyacı olduğunda ev işlerinde yardım edin.
Bir şey istediğinizde yaptığı iş sizin istediğiniz gibi olmasa da hemen eleştirmeyin tam aksi yapma isteğini ve attığı adımı takdir edin. Eleştirirseniz sizin için bir şeyler yapma arzusunu öldürürsünüz. Mesela; istediğiniz bir yemeği yaptı fakat tadını tutturamadı. “Boşuna uğraşmışsını, hiç olmamış” gibi hevesini kıracak, ağır sözler söylemeyin. “Teşekkür ederim canım, benim için yorulmuş gayret etmişsin, eline sağlık. Bir sonrakinde eminim daha güzel olacak.” deyin. O zaten emek vermiş, iyi olmamış, diye üzülüyordur, bir de siz üzmeyin.
Ya da sizin için gitti saçını boyattı fakat sizin sevdiğiniz rengi tutturamamış. Hemen olmamış demeyin, iltifat edin, yapma arzusunu takdir edin. Bir sonraki boya zamanı “Bu renk de yakışmıştı fakat bunun bir ton koyusunu yaptırsan daha güzel olabilir.” gibi moralini bozmayacak sözler söyleyin. Yoksa “nasıl olsa kıymet bilmiyor” deyip sizin için bir şeyler yapma isteği duymaz. Takdir görmek, kıymetinin bilindiğini fark etmek kadını motive eder. Yaşama ve yapma arzusunu artırır, ona sevildiğini ve değerli olduğunu hissettirir.  Eşinizi takdir edip bir kaçta tatlı  söz söylerseniz sevildiğini hisseder. Sevilen kadının mutluluğu sizi de aileyi de mutlu eder.
Kanuni Sultan Süleyman, Hürrem Sultana neler yazmış. Tatlı sözler bilmeyen beyler ezberlesinler. Bilmiyorum demek mazeret değil bu devirde.
“Sen benim misk ve amber kokum, sevdiğim, parlak ayım, dostum, en yakınım, her şeyim, güzeller sultanımsın.
Ey gülen gülüm! Hayatımsın, mahsulümsün, ömrümsün. Kevser Şarabım, cennetim, baharım, mutluluğum, aydınlık günüm, gülümsün.
Çınarımsın, gezdiğim dolaştığım yer, gül bahçem ve bostanımsın. Arzum, şahlara yaraşır incim, sabahım, akşamım ve sohbetimsin.
Mutluluğum, eğlencem, meclisim, çıram, güneşim ve mumumsun. Turunç, nar ve portakalım, yatak odamın ışığısın.
Akıl sahibim, efendim, gizli ve açık olanım, nasihatimsin.
İki cihan ülkesine canımsın.
Şekerim, hazinem, alem içinde sıkıntı vermeyen tek şeyim, Aziz ve Yusuf’um, her şeyim, gönül Mısır’ında (ülkesinde) sultanımsın.
Saçın benim her şeyim, kaşın yayım, gözün fitne doludur. Ölürsem kanım boynuna olsun, yetiş.”

unnamed[3]

“Mutlu Evlilik Okulu” Kitabından

kaynak: http://www.cocukaile.net/kadinlar-duymak-ister/

16 Aralık 2013 Pazartesi

Evliliğe zarar veren davranışlar!




Çiftlerin bu davranışları, evliliğe zarar veriyor!

Israrcı olma: Arada bir talepleri karşılanmazsa bile sürekli o talebi dillendirmek, az ama öz konuşamamak.

İlgisizlik: Çalışmayan kadınların, eşinin alışkanlığını ve talebini bildiği halde hastalık, gece çocuk bakmak gibi gerekçeler dışında kahvaltı hazırlamamak, eşini kapıdan uğurlamamak.

Bitmeyen sorular: Erkeği iş saatleri içinde zorunlu nedenler dışında sık sık arayarak ‘Neredesin?’, ‘Ne yapıyorsun?’, ‘Yanında kim var?’ sorularını yöneltmek.

Güvensizlik: Erkeğin cep telefonunu sık sık kontrol etmek ve erkeğe özgürlük alanı tanımak istememek, trafik gibi nedenlerle eve geç kaldığında surat asmak ve sorgulamak.

Aile mahremiyeti: Tartışmalarda aile büyüklerini arayarak, ağlamak ve eşini şikâyet etmek.

Sosyal çevreye müdahale: Şununla görüş, bununla görüşme gibi talimatlar vermek.

Aile: Erkeği annesinden kıskanmak, eşine annesini (kayın validesini) şikâyet etmek, tartışmalarda erkeğin ailesini kötülemek.

Kıyaslama: Başkalarının eşlerine aldıklarından söz etmek, ‘Leyla’ya kocası yeni televizyon almış, bilezik almış’ gibi imalı sözlerle kıyaslama yapmak.

Sorumluluklar: Erkek kapıdan girer girmez, çocuklarla ilgilenmesini istemek, ‘Al şu çocukları, bütün gün beni yedi bitirdiler’ gibi cümlelerle karşılamak.

Kötüyü unutmama: Sürekli geçmişi gündem yapmaya çalışmak.

ALINTI

26 Kasım 2013 Salı

Yalan (Evlilik Okulu)




Evlilik hayatında en değerli şey güven duygusudur. Güven de ancak dürüst olunarak sağlanabilir. Evliliğe niyet eden çiftler daha söz, nişan safhasından itibaren birbirlerine yalan söylememeli ve birbirlerini yalan söylemek zorunda bırakmamalıdırlar.
Evlilikte yalan varsa, iki sebebi vardır. Birincisi taraflardan biri bunu çocukluğundan beri alışkanlık edinmiştir. Ya aile baskısı ile büyümüştür ya da ailede çok yalan söyleniyordur. Bu durumda kişi yalan söylemeyi bir hata, büyük bir günah olarak bile görmez. Yalana alışmış birisi dürüstlüğe çok değer veren biri ile evlenirse ikisinin de işi zordur. Dürüst olan taraf sürekli incinir, kendini güvende hissetmez. İki taraf da yalan söylemeyi alışkanlık haline getirmişlerse birbirlerini idare etmeleri daha kolay olur. Tabii evlilikleri pek sağlam olmaz. Dinimiz yalanı yasaklamış, dürüstlüğe çok değer vermiştir. Peygamberimiz: “Mümin yalan söylemez.” buyuruyor. Yalan alışkanlığı olanların bundan acilen kurtulmaları lazımdır.
Bazılarının hayatına da yalan evlendikten sonra girer. Evlilikte psikolojik baskı varsa, yalan kurtuluş reçetesi gibi görünebilir. Kocasının ona yalan söylediğinden şikayetçi olan bir hanıma “Kocanızın işlerine ve gittiği geldiği yerlere karışır mısınız?” diye sordum. “Tabii ki. Görüşmesini istemediğim arkadaşları var.” dedi. Böyle olunca ne oluyor? Kocası arkadaşı ile görüşse, evde tatsızlık olmasın diye bir şeyler uydurmak durumunda kalıyor. Bazı hanımlar erkeğin kendi ailesi ile görüşmesini istemiyorlar. Erkek onlarla gizli görüşüyor ve karısına da onun kızmayacağını düşündüğü bir yalan atıveriyor. Bu yalanın vebali hem kadına hem erkeğe yazılır. Kadın buna sebep olduğu için. Erkek de Allah’tan çok karısından korktuğu için.
Şu dünya da yalan kimseyi kurtarmış değildir. Bir şekilde kişinin ayağına dolanır, kişi yakalanır, ona duyulan güven yerle bir olur. Yalan söyleyen hele ki erkekse iyice çabuk yakalanır. Erkek beyni detaycı yaratılmadığı için yalan söylerken ya da gizli iş yaparken detayları hesap edemez, bu yüzden de yakalanır.
Erkek de karısı üzerinde onu yalana sevk edecek baskı kurmamalıdır. Özellikle karısının ev işi ve çocuk yetiştirmek gibi işlerine müdahale etmemelidir. Mesela; erkek karısından çocuğu her gün banyo yaptırmasını istiyor, bu kadının zoruna gidiyor ve çocuğu yıkamasa da “yıkadım” diyor. (Tabii bu arada çocuk da yalana alışıyor.) Ya da çocuk arkadaşları ile oynarken kavga ediyor kafasına bir oyuncak yiyor, alnı morarıyor, kadın korkusundan kocasına “çocuk düştü” diyor.
Yalan söylememek her doğruyu söylemek demek değildir. Gerekli olduğu kadar konuşmaktır. Doğruyu söyleyeyim diye söylenmesi gerekmeyen şeyleri de söylemeye gerek yok.
Evlilikte eşlerin birbirine hoşgörülü olması çok önemlidir. Hoşgörü olmayınca birbirleri üzerinde baskı kurduklarında yalan ortaya çıkacaktır. Yalan aile hayatına girdiğinde eşler birbirlerine hep kuşku ile bakacaktır. Kuşku olunca muhabbetten söz etmek biraz zordur.
SEMA MARAŞLI
www.cocukaile.net

19 Kasım 2013 Salı

Kaybetmeden Önce… (Evlilik Okulu)



Evlilik okulunun ilk derslerinde affetmenin önemi üzerine yazmıştım. Sevgiyi koruyan şey bağışlamaktır. Hataları bağışlamadığımızda öncelikle kendimize zarar veririz, sonrasında sevdiklerimize zarar veririz.
Affetmediğimiz de bilinçli ya da bilinçsiz öç almaya çalışırız. Açık ya da sinsi cezalar uygular, çeşit çeşit cezalandırma metotları buluruz.

Kırıldıkça ufak ufak cezalarla başlarız. Biz kadınlar cezalandırmakta daha ustayızdır. Kadın beyni detaycı olduğu için plan yapmakta zorlanmaz. Kadın ince ince öç alır kocasından. Erkeğin en önemsediği konularda onu sinir edecek şeyler yapar. Cezalandırdığını fark ettirmeden cezalandırır.

Kocasının defalarca söylediği şeyleri inadına inadına yapar. Aslında ne yapması gerektiğini gayet iyi bilir fakat kocasına duyduğu kızgınlık onu mutlu edecek şeyleri yapmasına engel olur. Ufak ufak başlayan cezalar zamanla artar sevgiyi zedeler, tüketir. Gizli gizli, sinsi sinsi…
Mesela gece eve geç gelen kocaya sabah kalkıp kahvaltı hazırlanmaz, uyuyormuş numarasına yatılır, kocanın ütüleri yapılmaz. Erkek elektrik faturası fazla diye söylenir, kadın doğalgazı çok kullanır. Erkek yemeği az tuzlu sever, kadın tuzu biraz fazlaca atar. Erkek karısının kıyafetlerinde hoşlanmadığı şeyleri söyler, kadın onunla bir yere giderken kocasının en hoşlanmadıklarını giyer…

Erkek karısının evde bakımlı olmasını onun için süslenmesini ister, bunu defalarca söyler kadın kocasını her gün en paspal hali ile karşılar. Kadın kocasını telefonla arar erkek telefonu geç açarsa kadın da kocası aradığı zaman özellikle görmemiş duymamış gibi yapıp geç açar. Geç açmak nasıl oluyor görsün de bir daha yapmasın diye düşünür. Oysa kadının bu inat ya da kocayı umursamaz halleri kocaya hiçbir şekilde ders olmaz. Sadece erkek kendini karısının yanında değersiz olarak görmeye başlar.

Erkekler ince ince cezalandırma konusunda pek usta değillerdir. Onların cezaları daha nettir. Erkeklerin cezaları eşine duyduğu kızgınlığa göre değişir…Bağırıp çağırmak, surat asmak, ilgiyi kesmek, aralarına buzdan bir duvarı örmek ya da aldatmaktır.

Cezalandırdıkça da karı-koca arasındaki ilişki daha kötü bir hale gelir. Çoğu zaman yaptığımızı ceza olarak da adlandırmayız. “O bana öyle yaparsa ben de ona böyle yaparım.” şeklinde bir savunmamız vardır. Birbirini cezalandırırken sonunun nereye varacağını düşünülmez. Netice olarak karı koca birbirlerinden iyice uzaklaşır. Eşi cezalandırmak sevgiyi öldüreceği için aslında kendini cezalandırmaktır.

Sonra bağ olarak en yakınımızdakiler ruhen en uzağımızda olurlar. Sarılmak istesek sarılamayız, samimi olmak istesek olamayız. Cezaları yedikçe kırılır içimizde bir şeyler, ve cezalandırdıkça da kaybederiz sevdiklerimizi. Bu yüzden affedeci olmak çok değerli bir vasıftır.
Biz mükemmel olmadığımız gibi sevdiğimizde mükemmel değildir. Hatası olduğunda hataya odaklanıp onu cezalandırmak yerine, onun iyi huylarını hatırlayıp onların hatırına yanlışlarını görmezden gelmek gerek. Görüyorsa bile ceza kesmesek gerek. Yüzde yüz iyi yoktur; yüzde yetmişte iyiyi bulduysak, yüzde yetmişin hatırına yüzde otuz hatayı hoşgörü ile karşılamak gerekmez mi?
Bu cezalar ya evliliği bitirir ya da karı kocayı sevgisiz, muhabbetsiz bir hayata mahkum eder.
Bir gün eş gider. Ya ölür ya aldatır, ya başkasına aşık olur ya da boşanmak ister. İşte o zaman cezalandıran tarafın aklı başına gelir.
Ölüm halinde vicdan azabından başka yapacak bir şey yoktur. Gidenin arkasından bol bol dua ve hayır hasenat belki vicdan azabını biraz hafifletir.

Kadın için aldatılma halinde evliliğini kurtarmak; ancak diğer kadının, erkek için ne kadar değerli olduğu ile bağlantılıdır. Erkek diğer kadını sevmemişse kadının evliliğini kurtarmak istemesi halinde bir şansı vardır. O zaman kadın için eşini sinir etmek için yaptığı davranışları bir yana bırakıp ona değer verdiğini gösterme zamanıdır.

Fakat erkek aşık olmuşsa, yüreği başka bir kadın için çarpmaya başlamışsa artık yapacak bir şey kalmamış demektir. Kadın artık ne yaparsa yapsın yüreği gitmiş adamı geri çeviremez, gideni durduramaz. Bazı kadınlar bu durumda hatasını fark eder, yapacak bir şey olmadığını anlar ve sessizce çekilir.

Fakat bazı kadınlar da ümitsizce çırpınır, direnir. Kadın birden bire kocasına aşık olduğunu zanneder. Birden bire onun için her şeyi yapabileceğini fark eder. Her şeyi birden bire toparlamaya çalışır ve genellikle eline yüzüne bulaştırır. Aşırı iyi olmaya çalışır, aşırı tepkiler gösterir, aşırı süslenir…gibi.

Bir kuaför anlatmıştı. Kocasının hayatında başka bir kadın olduğunu duyan kadınlar, kuaföre gelip her şeyin en uç olanından yaptırmak istiyorlarmış. O güne kadar doğru düzgün kendine bakmayan kadın birden bire büyük bir değişim yaşayınca o değişim üzerinde sakil durur. Kocanın da hoşuna gitmez.

Erkek için de aynı durum geçerlidir. Erkekler karısı aldatınca genellikle ayrılmayı tercih ediyorlar.
Kadının aldatma ya da aldatılma olmadan ayrılmak istemesi ise genellikle kocasının ona karşı soğuk hallerinden, surat asarak, ilgi ve sevgisini keserek cezalandırmaya çalışmasından kaynaklanıyor. Cezadan bıkan kadın ayrılmaya kalktığında erkek de eşini ikna etmek için çabalıyor fakat bu çabalar çoğu zaman ayrılmayı kafasına koyan kadını geri çevirmiyor. Yapılan araştırmalarda boşanma taleplerinin çoğu kadınlardan geliyor. Kadınlar sevgisiz bir hayatı diğer şartlar yerinde de olsa devam ettirmek istemiyorlar.
Ayrılık durumunda genellikle eşler önce evliliği kurtarmak için bir şeyler yaparlar, kurtaramayacağını anlayan da evliliğinde yaptığı gibi ayrılık safhasında da eşi cezalandırmaya devam ederler. Saldırganlaşırlar, tehdit ve şantajla karısını ya da kocasını ayrılmamaya ikna etmeye çalışırlar. Ayrılırlarsa arkasından hakaret, küfür, iftira ile eşe zarar vermeye çalışırken en çok kendilerine zarar verir, kendilerini küçük düşürürler.
Hele ki gönlü başkasına gitmiş bir eşin bedeninin onun yanında kalması kimseyi mutlu etmez. Eşinin başkasını sevdiğini bilen içten içe kendini yer, bitirir. Bu durumda onu zorla tutmaya çalışmak kişinin kendine yapacağı en büyük kötülüktür.

Velhasıl evlilik hayatı içinde karı-koca iyilikleri görüp kıymet bilmeli, hataları hoşgörü ile karşılamalı, eşi cezalandırarak sevgiyi tüketmemelidir. Yoksa eşi kaybedecek zaman durumu toparlamak oldukça zor, bazen imkansızdır. Bu durumda eşi onu gerçekten sevdiğine inandırmak ise en zorudur. Kişi eşi kaybedeceği zaman gerçekten sevdiğini mi anlamıştır yoksa hırs yapıp sadece kaybetmemek için mi çabalıyordur, eş bundan bir türlü emin olamaz.

Aslında duruma bir de şöyle bakmak lazımdır. Kıymet bilmeyen eşler belki de Allah (c.c) ın “Verdiklerimin kıymetini bilir, şükrederseniz nimeti artırırım, nankörlük eder şikayet ederseniz elinizden alırım.” sözünün muhatabı olmuşlardır. O zaman yapacak tek şey yaşananlardan ders almaktır. Aynı şeyleri yeniden yeniden yaşamamak ve aynı imtihanla yeniden sınanmamak için. Kaybetmeden önce kıymet bilmek her açıdan en akıllıca olan.

SEMA MARAŞLI - www,cocukaile.net

28 Ekim 2013 Pazartesi

Erkeklerle Konuşurken…(Evlilik Okulu Kitabından) - SEMA MARAŞLI


http://www.sakinkafa.com/images/dirdir.jpg

Kadın-erkek farklılıkları konuşma ihtiyaçlarında da görülür. Kadınların erkeklerden daha çok konuştuğu bilimsel olarak da ispat edildi. Kadınların konuşma kapasiteleri geniş. Kadın beyninin her iki tarafında konuşma merkezi var. Erkeklerin konuşma merkezi sadece sol tarafta.
Karı-koca arasındaki en büyük problemlerden biri; erkeğe göre karısının çok konuşması, kadına göre ise kocasının çok az konuşmasıdır. Karı-koca yaratılış farklılıklarına dikkat ederek birbirleri ile iletişime geçerlerse bu problemin hallolması hiç de zor değil.

Hanımlar! Şunu hiç unutmayın. Tamam kocanız sizin hayat arkadaşınız; fakat o sizin cinsinizden bir arkadaş değil. O karşı cinsten yani sizden farklı. Onunla bir kız arkadaşınızla yaptığınız gibi saatlerce sohbet etmeyi beklemeyin.Her anlattığınız konuyu sorularak sorarak dikkatle dinlemesini ummayın. Çünkü onun için konuşmak sizin için olduğu kadar değerli değildir. Bir erkekle konuşurken şu ayrıntıları aklınızda tutun.

1-Erkekler için konuşmanın kadınlar gibi pek çok amacı yoktur. Erkekler daha çok iki durumda konuşmayı tercih ederler. Birincisi “Bilgi Vermek” İkincisi “Güç Göstermek” Kocanızın anlatacağı şey öncelikle herhangi bir konuda bilgi vermek içindir. Bilmeniz gereken bir şey varsa size onu söyler.
Bir de erkekler için güç gösterimi çok önemlidir. Erkekler işlerinden, arabalarından, futbol takımından, sahip olduklarından, zekalarından, bir konu hakkında üstün bilgilerinden, başarılarından konuşmayı severler. Erkek bunlardan birini konuşacaksa zevkle konuşur.

2-Kocanızı konuşturmak için zorlamayın. Siz konuşma arzunuzu söyleyin ve “Beni dinler misin?” diye konuşmasını değil, dinlemesini isteyin. Erkek kendini baskı altında hissetmezse siz konuşurken aranızda bir sohbet çoktan başlamış olur.

3-Erkeğin canı sıkkınsa konuşturmak için hiç ama hiç uğraşmayın, üzerine gitmeyin. Yine hatırlayın o sizin gibi değil, karşı cins. Kadınlar canları sıkkınken konuşunca rahatlarlar, erkekler ise bir süre konuşmayı istemezler. Önce sessiz kalıp durumu kendi içlerinde tahlil edip, çözümler bulmaya çalışırlar. O kendi içine çekildiğinde üstüne düşmeyin, neyin var deyip sıkıştırmayın, rahat bırakın.
Biliyorum siz bir kadınsınız ve kedi kadar meraklısınız, bir an önce ne olup bittiğini öğrenmek istiyorsunuz fakat böyle yaparsanız kocanızın siniri sizin üstünüzde patlayabilir. Sabır, sabır, sabır… İmtihan dünyası işte. Güzel bir sabır dileyin Allah’tan. Siz sabreder onu rahat bırakırsanız, derdini size daha çabuk anlatma ihtimali yüksektir. Fakat sıkıştırırsanız anlatacaksa da anlatmaz. Sizin konuşma isteğiniz kadar onun susma isteği olabilir, saygı duyun.

4-Eşinizi soru sorarak konuşmaya zorlamayın. Kadınlar için sorular muhabbete kapı açan anahtarlardır. Fakat erkekler soruları pek sevmezler; kendilerini sorguya çekiliyormuş gibi hissederler.

5-Eşiniz televizyon izlerken ya da bilgisayar başında iken daha doğrusu her hangi bir iş yaparken onunla konuşmaya çalışmayın, sizi dinlemesini de beklemeyin. Erkek beyni bölümlere ayrılmıştır. Erkek beyninin iki yarı küre arası bağlantısı kadınlardan daha ince olduğu için, erkekler bir anda bir kaç işi yapmakta zorlanırlar. O bir şeyle meşgulken soru sorarsanız, size cevap vermeyecektir. Bu özelliğini bilin ki boş yere “kocam bana değer vermiyor, beni dinlemiyor” diye üzülmeyin. Hele tıraş olmak gibi dikkat isteyen bir iş yapıyorsa hiç konuşmayın.

6- Bir de sesli ortamlarda konuşmaya çalışmayın. Mesela; televizyon açıkken ya da ortada çocuklarınız koştururken… Çünkü erkeklerin konuşurken dikkatleri çabuk dağılır. Eşinizle sohbet etmek istiyorsanız çocuklarınızı odasına gönderin, sessiz bir ortam sağlayın.

7- Kocanızla bir konu hakkında konuşurken konu bitmeden başka bir konuya atlamayın. Kadınlar bir şey anlatırken ya da dinlerken bambaşka bir konuya rahatlıkla giriş yapıp, az sonra da tekrar başladığı konuya dönebilir. Erkekler ise konuştukları konuyu bitirmeden başka bir konuya geçmek istemezler. Mesela eşiniz gün içinde yaşadığı bir olayı anlatırken siz patta da çocuğun okulda yaşadığı bir olayı anlatmaya başlarsanız eşiniz beni dinlemiyorsun diye kızabilir. Aynı konuda bile konuşurken sözünü kesmeyin yoksa erkek söyleyeceği sözü unutabilir.

8-Konuşurken çok detay anlatmayın. Erkek beyni sonuç odaklıdır, sonuca giderken geçirilen süreç onları pek ilgilendirmez. Bu yüzden anlattığınız konuyu çok uzatır, ayrıntılara dalarsanız kafası karışır ve sabırsızca sonuca gelmenizi bekler. Mesela bir etek mi aldınız. Söylemeniz geren bir cümle. “Hayatım bir etek aldım, nasıl beğendin mi?” Evden çıktığınız andan eteği alma sürecinde başınızdan geçenleri, eteğin diğer renklerini, gördüğünüz indirimleri bir kız arkadaşınızla konuşun.

9-Eşinizle konuşurken ses tonunuza dikkat edin. Ses tonunuz ona olumsuz mesajlar ulaştırmasın. Anne edasıyla konuşmayın. Otoriteye sahip olmak isteyen kadınlar erkeğe karşı sesini yükseltme hatası yapar. Bu da aranızda gerginliğe sebep olur.

10-Eşinizi asla azarlar gibi konuşmayın. Konuşma tarzınız kötüyse, dünya güzeli de olsanız artık onun gözüne sizin güzelliğiniz görünmez. Sizi bir cadı gibi görür. Erkeği azarlar gibi konuşursanız sizi ve ihtiyaçlarınızı bir kenara itmesini kolaylaştırmış olursunuz. Bağırıp çağırıp kavga etmeyi kestiğinizde; tatlı, normal sevimli bir kadın olduğunuzda problemleri çözmeniz kolay olur.

11- Erkeğe sürekli sorumluluklarını hatırlatmayın. Çünkü erkek tarafından bunun adı “dırdır” oluyor.Bir çak kadın dırdır ettiğini kabul etmez. Erkeğe sorumluluğunu hatırlattığı söyler. “Dırdır” kapı gıcırtısı gibi rahatsızlık verir.
Sürekli söylenerek, eşinize kendini suçlu hissettirerek, olumlu yönde harekete geçmesini teşvik ettiğinizi zannetmeyin. Dırdırın böyle bir faydası yoktur tam aksi erkeği ya öfkelendirir ya da duyarsızlaştırır. Erkek dırdır ateşinden korunmak için kendine siperler bulur. Gazete, televizyon, bilgisayar, boş yüz ifadesi…gibi.
Ayrıca dırdır size de iyi gelmez; bir zaman sonra tekrardan bıkarsınız ve kendinizi tükenmiş, çaresiz hissedersiniz. Sorumluluklarını hatırlatmanız gerekiyorsa uygun zamanda hoş bir ses tonuyla hatırlatabilirsiniz.

12- Duygularınızı abartmayın. “Her zaman beni üzüyorsun.” gibi. Erkek beyni gerçekler ve veriler üzerine çalıştığı için sözcükleri de ona göre anlar. Siz her zamanı kastetmiyorsanız da o öyle anlayacağı için sizin nankör, kıymet bilmeyen bir kadın olduğunuzu düşünebilir.

13- İstediğiniz şeyi elde etmenin yolu kavga etmek değildir. Hoş bir şekilde dile getirmek ve nazikçe sormaktır. İğnelemek, laf çakmak, canını yakmak iyi bir yol değildir. Erkekten bir şey isteyeceğiniz zaman dikkat etmeniz gerekenler şunlardır:
Konuşmak için uygun zamanı bekleyin: Eşiniz yorgunken, sinirliyken, dikkatini bir işe vermiş meşgulken, ondan bir şey istemeyin. Biraz sabırlı olun bekleyin.
Doğru kelimeler kullanın: Emir cümleleri kullanmayın. Mecbur yapacaksın tarzında bir konuşmayı tercih etmeyin. Nazikçe isteyin.
Sözü uzatmayın: Kısa ve öz konuşun. Söz uzadıkça etkisi kaybolur. Neden o ayakkabıyı almak istediğiniz anlatmak için koca bir hikaye anlatmanıza gerek yok. Söz uzarsa itiraz etmek daha kolay olur.
Dolaysız konuşun: Bir şeyler ima etmeye çalışmayın, net olun. Ne istiyorsanız onu kibarca söyleyin.

14- Kadınlar erkeklerin dolaylı konuşmalarını anlayacağını, çözebileceğini ve takip edebileceğini zannederler. Oysa erkekler bunu yapamazlar. Kocanızla konuşurken dolaylı cümlelerden ve ima dilinden mümkün olduğu kadar uzak durun. Sonra anlamadı diye boş yere üzülürsünüz. Kıyas yapmayın, hele hiç laf çakmayın. Mesela dışarıda bir yemeğe gitmeyi canınız istiyor. Bunu söylemenin yolu “Ne zamandan beri de bir dışarıda yemek yemedik.” demek; “Düşüncesiz adamın tekisin, iyi bir koca değilsin, beni düşünüp bir yemeğe götürmüyorsun” anlamına gelir. Böyle imalı ve can acıtan bir dil yerine “Kocacığım bu akşam canım dışarıda bir şeyler yemek istedi. Müsait olur musun, gidebilir miyiz?” demeniz daha iyi bir netice almanızı sağlar. O gün müsait değilse hayır derse surat asmayın, ” hayır” demesini güzellikle karşılarsanız kısa zamanda isteğinizi hatırlayıp size yemeğe götürecektir.

15-Erkekler netçe konuşur, ima dili ile pek işleri yoktur. Cümleleri kadınlara göre daha kısadır, amacını ifade eder. Sonuca varır. Erkeğin ne söylediğini ya da ne istediğini anlamak kolaydır. Siz de konuşurken çok uzun cümleler kurmayın.

16- Arabada birlikte bir yerlere giderken onu adres sormak için zorlamayın. Kadınlar için çok kolay, sıradan olan bu davranış erkeklere çok ağır gelir. Belki biraz dolanacaktır fakat merak etmeyin kaybolmazsınız. Azıcık sabredin, sakin sakin oturun, sizi gideceğiniz yere ulaştıracaktır. Aksi halde yolculuğunuza kavga ederek devam edersiniz.

17-Eşinizle alay etmeyin, dalga geçmeyin, aşağılamayın, konuşurken yüzüne bakın. Ona konuşmanızla tavrınızla değerli olduğunu hissettirin. Onu incitecek sözlerden uzak durun. Hata yaptığınızda özür dilemeyi ihmal etmeyin.

www.cocukaile.net  “Sema Maraşlı ile Evlilik Okulu” kitabından

1 Ekim 2013 Salı

Duygusal Şantaj - SEMA MARAŞLI



Sevseydin yapardın!
Mutsuzum umurunda değil.
Böyle yapmaya devam edeceksen ayrılalım.
Sen böyle yapınca hastalanıyorum.
Senin yüzünden öleceğim.
Eşinizden bu ve benzeri cümleler duyduğunuzda kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Ya da siz bu ve benzeri duygusal şantaj cümlelerini eşinize söylüyorsanız onun nasıl etkilediğini hiç düşündünüz mü?
Duygusal şantaj doğrudan ya da dolaylı biçimde “insan kullanma” sanatıdır.
Şantajcı kişi eşi üzerinde psikolojik baskı kurar. Eşinin fikirlerine aldırış etmez. Kendi isteklerinin eşinin isteklerinden daha önemli olduğunda ısrar eder. Evlilikte kendi üzerine düşün yükümlülükleri almaktan kaçınır. Çektiği acılardan eşini sorumlu tutar. Eşin kendini iyi ve değerli hissetmesine izin vermez. Hep kendi istekleri olsun ister; olmazsa huzursuzluk çıkarır. “Ben iyi bir eş oldum mu, üzerime düşeni yaptım mı?” diye hiç kendini sorgulamaz, kendi hatalarını görmez. Sürekli eşine onun hatalarını göstermeye çalışır.
Kısacası eşiniz sizin duygu ve düşüncelerinize kıymet vermiyor ve sadece kendini düşünüyorsa; kendi isteklerini önemsiyor sizinkini görmezden geliyorsa duygusal şantaj altındasınız. Ya da siz sevdiklerinize bunları yapıyorsanız şantajcı sizsiniz.
Duygusal şantajda üç silah kullanılır çoğunlukla.
1-Suçlu hissettirme: Karşıdakine kendini suçlu hissettirerek istediklerini yaptırmak. Bunu bir kaç şekilde yapabilirsiniz. Mutsuzluğunuzun, üzüntülerinizin, hastalıklarınızın bütün suçunu eşinize atarak yapabilirsiniz.
Ya da onu suçlamıyormuş gibi yapıp “Ben acıları çekerim sen yeter ki mutlu ol. Tamam senin istediğin olsun, ben her şeye razıyım” tarzında cümlelerle eşte suçluluk duygusu oluşturmaya çalışmak. Burada maksat acıya katlanıyormuş gibi görünüp onun vicdanını harekete geçirmek. Bazı eşler bu tuzağa düşer “Aman o üzülmesin.” diye kendi isteklerinden vazgeçerler. Evlilik hayatı içerisinde arada bir bu olabilir, olması da lazım, kişi eşinin hatırı için o mutlu olsun diye kendi isteğinden vazgeçebilir. Fakat bu sürekli oluyorsa ve eş bunu yaparken mutsuzsa problem var demektir.
Eşinize kendini suçlu hissettirerek bir şeyler yaptırmaya çalışıyorsanız; eşiniz beklentinizi gerçekleştirsin ya da gerçekleştirmesin onun sevgisini kaybedersiniz.
2-Korkutma: İçinde gizli ya da açık tehdit vardır. “Boşanırım, çocukları göstermem, süründürürüm, annene söylerim, kredi kartını elinden alırım, çocuğun senden nefret edecek, seni rezil ederim, tamam sen böyle devam et bakalım ne olacak! Hastalanırım…” Hatta sinirlendiği zaman cidden hastalanan tipler vardır, eşleri onlar hastalanmasın, üzülmesin diye ömür boyu onların her dediklerini içlerinden gelmediği halde yapmaya çalışırlar. Tabi aralarında sevgi falan kalmaz, hayat mağdur eş için eziyete dönüşür.
3-Ümit verme: Yaparsan yaparım. En basiti eşi onun istediğini yaptığı zaman güler yüz göstererek eşi ödüllendirir, yapmadığında ise surat asarak, söylenerek cezalandırır. Sevgi şarta bağlıysa zaten o sevginin samimiyetine eş inanmaz.
Eğer şantajcı sizseniz hemen bırakın. Sevdiklerinizi bu şekilde elinizde tutamazsınız, tutsanız da onlarla asla mutlu olamazsınız.
Eğer eşiniz tarafından şantaj altında olduğunuzu düşünüyorsanız, emin olmak için oturun önce evliliğinizin muhasebesini yapın. Eşinizin sözlerinde ne kadar haklılık payı var? O kendi üzerine düşenleri yaptı mı? Siz kendi üzerinize düşenleri yaptınız mı? Onu çok ihmal ettiniz mi? Gerçekten siz mi bencilce davranıyorsunuz yoksa o mu? Bu muhasebeyi iyi yapmak lazım.
Duygusal şantaj yapmayı çoğu zaman ailelerimizden öğreniriz. Bazı anne-babalar “Bizi öldüreceksin, sizleri büyütmek için ne fedakarlıklar yaptık, sizin yüzünüzden hastalandım, sizin yüzünüzden bu evliliği devam ettirdim, sizin yüzünüzden yalnız yaşadım, sizi okutmak için yemedik içmedik…”gibi cümleleri sık sık söyleyerek psikolojik baskı kurarlar. Bak biz bu kadar şey yaptık; sen de karşılığını vermek zorundasın, mecbursun anlamına gelen cümleleri duyduğunuz zaman onlara minnet duymak yerine içten içe öfkelenirsiniz.
Ve zaten onlar için yapacağınız şeyi duygusal baskı altında yaptığınızda kendinizi kötü hisseder ve istemesiniz de karşınızdakine bunu yansıtırsınız.Fakat maalesef ki ailenizde görüp hoşunuza gitmeyen bu tarz davranışları farkında olmadan modelleyip yetişkin olduğunuzda kendiniz de yapabilirsiniz.
Eş, akraba ya da arkadaş yani sevdikleriniz; en yakınlarınız oldukları için sizin en hassas noktanızı bilirler. Oradan vururlar. Mesela cömert olmakla övünüyorsanız sizi cimri olmakla suçlarlar. Düşünceli iseniz bencil olmakla suçlarlar.
Evlilik hayatı içerisinde şantaj çok yıpratıcıdır. Şantaja gelip kendinizi kötü hissetmeyin. Eşinizle sıkıntısı hakkında konuşun, onu dikkatlice dinleyin. Konu ile ilgili düşüncelerinizi, duygu ve kaygılarınızı söyleyin. İsteğinin niye olamayacağını anlatın. Problem üzerinde kendi üzerinize düşen sorumluluğu alın. Yapacağınız bir şey varsa yapın.
İstemediğiniz bir şeyi ısrarla yaptırmaya çalışıyorlarsa hemen itiraz etmeyin. “Bu konu hakkında düşünmek istiyorum. Şimdi ne hissettiğimden emin değilim. Hemen karar vermek istemiyorum…” gibi cümleler kurun. Bu sayede eşinize de düşünme fırsatı vermiş olursunuz.
Hâlâ ısrar ediyor ve sizi suçluyorsa siz de hemen onu suçlamaya geçmeyin. Sakinliğinizi koruyun. “Şu anda çok kızgın olduğun için böyle söylüyorsun. Burada suçlu yok isteklerimiz farklı. İkimiz de konuyu düşünelim, sonradan pişman olacağımız şeyler söylemeyelim.” gibi cümlelerle eşinizi yatıştırın.
En önemlisi de çocuklarımızı şantaj yaparak büyütmeyelim ki onlar da hayatlarında şantajı kullanarak hem kendilerini hem başkalarını mutsuz etmesinler.
www.cocukaile.net

26 Eylül 2013 Perşembe

Sema Maraşlı - Kıskançlık da Sevdaya Dahildir Fakat…

Sema Maraşlı - Kıskançlık da Sevdaya Dahildir Fakat… (Evlilik Okulu 24.Ders)



Kıskançlık da sevdaya dahildir; fakat çoğu zaman bir mikrop gibi yer bitirir sevdayı. “Ben hiç kıskanç değilim.” diyen yalan söylüyordur. Hepimizde kıskançlık vardır fakat bazı insanlar bu duygusunu terbiye eder huya çevirmez, bazı insanlar da ise huy halini alır. Kıskançlık kesinlikle terbiyeye ihtiyacı olan zapt edilmesi gerekli bir duygu. Terbiyeli halinde bile kişiyi ara ara yoklar, ufak ufak rahatsız eder. Terbiyesiz hali hiç çekilmez. Hem kendine hem etrafa zarardır.
Nişanlı bir genç kız “Ben onu çok kıskanıyorum hatta cennetteki huriler aklıma gelince onlardan bile kıskanıyorum.” demişti. Dur daha adam senin eline geçmemiş diğer taraftaki hurilerden kıskanman dursun.
Kıskançlık eskiden daha çok erkeklere özgü bir huydu. Günümüzde ise kadınlar daha kıskanç. Bir evlendirme programında denk geldi; çıkan her kadın kendini anlatırken övünür gibi bir edayla ” Çok kıskancım” diyordu. “Yani kocayı bulursam kimseye kaptırmam.” demek istiyorlar fakat kıskançlık çoğu zaman eşi öyle bir bunaltır ki kimsenin yoldan çıkarmasına gerek kalmaz eş bunalır kendi gider.
İki çeşit kıskançlık vardır.
Mantıklı kıskançlık
Mantıksız kıskançlık.
Mantıklı kıskançlık: Ortada gerçekten kıskanacak bir durum vardır, bir şeylerden huylanıyorsunuzdur tamam kıskanın. Durumu eşinizle paylaşın, fakat söyleyiş tarzınız çok önemli. Eşinizi ahlaksızlıkla suçlar tarzda konuşursanız hiç bir olumlu sonuç elde edemezsiniz hatta tam aksi bir aldatma girişimi varsa eşinizi daha çok itmiş olursunuz. Sürekli takip ederek dedektiflik yapmaya, sürekli sorgulayarak polislik yapmaya kalkmayın. Onu çok sevdiğinizi ve durumdan rahatsız olduğunuzu belirtin.
Bir de mantıklı kıskançlıkta ortada henüz kıskanacak bir durum yokken tedbir olarak yapılan kıskançlık vardır. Karı-kocanın gittiği geldiği ortamlara, görüştüğü insanlara dikkat etmesi ve eşini o insanlarla bir araya getirmemeye çalışması gibi. Erkeğin karısının giydiği kıyafetlerden rahatsız olması ve uyarması gibi. Zaten dinimize uygun olarak ev ortamlarında sürekli görüşen ailelerin kadın- erkek ayrı oturması gelebilecek tehlikeleri önler.
Mantıksız kıskançlık: Ortada şüpheli bir durum yokken sudan sebepten bahanelerle kıskançlık yapmak. Mesela kadının kocasına: “Sen o karşıdan gelen kadına niye baktın?” Ya da kocanın karısına “O adam sana niye baktı?” İş yerinden gelince duş alan kocasına “Bir halt mı yedin de yıkanıyorsun? İnternette haber sitesinden haber okuyan kocasını kenarda çıkan reklamlardaki kadınlar yüzünden suçlamak…gibi.
Ya da iki tarafın birbirini yakın akrabalarına olan sevgisi yüzünden kıskanması gibi. Yalnız burada kadın-erkek kıskançlığı arasında farklılıklar vardır.
Kadınlar kocalarının anne ve kardeşlerine olan sevgisini kıskanırlar. “Eşim en çok beni sevsin, onlardan daha fazla sevsin.” Bu kıskançlıkta da bir mantık yok. Anne ya da kardeş sevgisi bambaşka bir şeydir; gönülde başka bir yerdedir eş sevgisi başka bir yerdedir. Karşılaştırma ve kıyas yapılamaz. Erkeğin annesini çok sevmesi karısını az sevmesine sebep olmaz. Sonuçta gönül on metre kare oda değil ki biri olunca ötekine az yer kalsın.
Gönül geniştir; bütün sevgileri alır, bir sevgi diğerinin yerini daraltmaz. Gönle tek sığmayacak olan iki eş sevgisidir. Muhakkak biri diğerinden daha fazladır. Onlar birbirlerinin yerini daraltır. Bu yüzden birbirini kıskanmaya en fazla hakkı olan iki kumadır. Onların da birbirini kıskanıp erkeği bunaltmasının sonuçları da pek hayırlı değildir.
Erkekler ise karısının ailesine olan sevgisini değil; düşkünlüğünü kıskanır, kendilerini dışlanmış hissederler. Karısının sürekli ailesine gitmesi ya da bütün akşamı kadının kocasının yanında annesi ve kardeşleri ile telefon muhabbeti ile geçirmesi, ailesi ve kocası arasında kaldığında onları tercih etmesi erkekte sevilmediği ve karısının onunla kurduğu yeni aileyi gerçekte benimsemediği düşüncesine sebep olabilir. Erkekler duygularını anlatmaktan genellikle kaçındıkları için bu durumdan rahatsız olduğunu söylemek yerine olur olmaz huzursuzluklar çıkarırlar. Bu da ne olduğunu anlamayan karısını rahatsız eder ve bu yüzden araları açılabilir. Erkek bu durumdan rahatsız oluyorsa karısını suçlamadan kendi üzüntüsünü ve rahatsız olduğu durumu eşine izah etmelidir. Çünkü insan suçlandığında savunmaya geçer fakat karşıdaki duygularını anlatıyorsa dinlemeye ve anlamaya daha meyillidir.
Bir de ikinci evlilik yapanların kocalarını ilk eşinden olan çocuklarından kıskanması var o ayrı bir mantıksızlıktır. Çocuklar erkeğin canı, parçası. Zaten boşanmadan dolayı çocuklar üzülmüşler bir de yeni gelen eşin çocuklarla baba arasında dikenli tel olması erkeği çok incitir ve evlilikleri zarar görür. Kıskanç kadınlar boşanmış çocuklu erkeklerle evlenmesinler bir zahmet. Çocuklu erkekleri kıskanç olmayan kadınlar tercih etsin.
Karı-kocanın birbirini karşı cinslerden kıskanması normaldir. Eşi bunaltmadan “sen benim için değerlisin” mesajı veren tatlı kıskançlıklar rahatsızlık vermez. Yeter ki dozu iyi ayarlansın.
Eşi itham ederek, suçlayarak yapılan kıskançlıklar karı-koca ilişkisine çok büyük zarar verir. Böyle bir durumda eş çok incinir, kendini hakarete ve haksızlığa uğramış hisseder. Psikopat kıskançlıklar evliliği çok yıpratır.
Mantıklı kıskançlıklarda haklı da olsanız mani olamayacağınız durumlar varsa çok söyleyip eşi bunaltmayın. Mesela eşi lise ya da üniversite hocası olan hanımlardan eşinin kız öğrencilerle fazla ilgilenmelerinden dolayı duydukları rahatsızlığı dile getiren mesajlar geliyor. Kocasının iş yerindeki hanımlarla fazla samimiyetinden rahatsız olanlar var. Kocasının bilgisayar başından kalkmayıp kadınlarla sohbet etmesinden rahatsız olanlar da çok fazla. Hanımlar haklı mı haklı.
Fakat haklı da olsa sürekli söylenmesinin bir faydası yoktur. Hem kendi sinirleri bozulur hem kocası ile aralarında gerginlik oluşur. Söylenmek yerine incindiğini, üzüldüğünü anlatması daha doğru bir hareket olur. Kızıp surat asıp tavır yapmaktansa eşi ile arasını iyi tutması erkeğin dışarı yönelmesine engel olacak daha doğru bir metottur.
Aklı başında bir erkek de karısının güzellikle anlattığını dinler; kaygılarına hak verir ve davranışlarına dikkat eder. Laftan anlamayan bir adamsa zaten yapacak bir şey yoktur. Söylenip boş yere kendi sinirlerinizi bozmayın bari.
Kıskançlık dozunda olduğunda karı-kocanın birbirini koruma çemberidir. Fakat ayarı kaçtığında eş kendini kafese kapatılmış gibi hisseder ve kafesten kaçma planı yapmaya başlayabilir.
Ayrıca mantıksız kıskançlıklar yapıyorsanız ruh sağlığınız pek iyi değil demektir. Eşinizle uğraşacağınıza kendinizle uğraşın. Öncelikle imani konularda bolca okuyun. Özellikle tevekkül ve teslimiyet bahislerini okuyun. Mantıksız kıskançlık kaygı bozukluğundan olur. Kaygı da dünyayı çok önemsemekten Yaradan’a yeterince güvenmemekten kaynaklanır. Bu yüzden elimizden gelen şeyin en doğrusunu yapıp sonucu Rabbimize bırakmak en güzelidir. Son tahlilde Allah (c.c) dediği olur. Acizliğimizi unutmadan yaşarsak daha güçlü mümin oluruz. Aile bağlarımızı da Allah’ın ipi ile bağlarsak sapasağlam olur.
www.cocukaile.net

17 Eylül 2013 Salı

Nelere Sinir Olursunuz?



Kocanızın eve geç kaldığında haber vermemesine,
Karınızın kapıyı asık bir yüzle açmasına,
Kocanızın akşam iki tatlı söz etmeden “Yemek hazır mı” demesine
Karınızın ya da kocanızın horlamasına,
Karınızın yatma saati kendine yapacak işler bulmasına,
Kocanızın annesine düşkünlüğüne,
Nişanlınızın ince düşünceli olmayışına,
Kayınvalidenizin her şeyin iyisini ben bilirim havalarına,
Görümcenizin kıskançlığına…
Komşunuzdan gelen tıkırtılara,
Ve daha nelere…
Neden sinir oluruz? Bir kaç nedeni var.

Öncelikli olarak gerçek ve hayalin çatışmasından dolayı sinir oluyoruz. “Ben hayal kurmam” demeyin hemen. Belki gözlerinizi bir yere dikip uzun uzun hayaller kurmuyorsunuz fakat mutlaka kurulmuş bir hayaliniz (siz buna düşünce de diyebilirsiniz) vardır. Bekarken eş deyince bir şeyler çizmişsinizdir zihninizde. Ya da diziler filmler kadın ve erkek olarak bir tip çizmiştir size.Siz de farkında olmadan bunu kabul etmişsinizdir. Gerçek hayattaki eşiniz buna uymadığında sinir olursunuz. Mesela; çiçek getirmesini beklediğiniz koca size yeşillik olarak sadece salata malzemesi getiriyorsa sinir olabilirsiniz… Sarılarak mışıl mışıl uyumayı hayal ettiğiniz karınız ya da kocanız horluyorsa buna öfkelenebilirsiniz… Kuzu gibi bir kayınvalide hayal ederken çok bilmiş bir kayınvalideye sahip olmanız sizi kızdırabilir… Oysa bunlar hayatın gerçekleri.
Sinir olmanın bir sebebi de karşımızdakini olduğu gibi sevememekten kaynaklanıyor. İnsanları hataları ile sevmeyi bilmiyoruz. Hep mükemmeli istiyoruz, bulamayınca mutsuz oluyoruz. Sanki biz mükemmelmişiz gibi. Gerçek bir sevgi sevdiğimizi hataları ile sevmektir. Hatalarını sevmek zorunda değiliz fakat onu hatalarına rağmen sevebiliyorsak gerçekten seviyoruzdur.

Sinir olmamızın başka bir sebebi de kendi hatalarımızı görmüyor oluşumuz. Kendi hatalarımızı görsek karşımızdakine bu kadar kızamayız. Kim bilir biz davranışlarımızla sevdiklerimizi ne kadar sinir ediyoruz. Bir de kendimize bakalım.
Sinir olmak sizi ve karşınızdakini nasıl etkiler hiç düşündünüz mü? Sinir olduğumuz zaman en çok zararı kendimize veririz. Düşüncelerimizle bir elektrik üretiyoruz. Bu elektrik negatif, kötü bir elektrikse bu vücudun iletişim ağını oluşturan sinirlere zarar veriyor. Sinir olmak aslında gerçek anlamıyla da sinirlerin zarar görmesi demek. Bir: Kendimize zarar verdik. Sonra ürettiğimiz kötü elektrik o yakınınızı gider, çarpar, rahatsız eder. O da size karşı olumsuz elektrik üretmeye başlar. Oldu mu zarar iki. Bu kişi eşinizse çocuklarınız da zarar görür. Etti mi üç. Bu kişi çocuğunuz da olabilir. Kısacası aile içi sinir olmalar bütün aileyi etkiler etti mi dört artı dört. Dört dörtlük sinir ne işinize yarar siz düşünün.

Bu arada sinir olduğunuz kişinin hatalarını düzeltmeye çalışırsınız fakat negatif elektriğin oluşturacağı gerginlik içinden iyi bir şeyler çıkarmak mümkün değildir. Sevdiğinizi değiştirmek istiyorsanız öncelikle ona sinir olmayı bırakın. Siz onu olduğu gibi sevip kabul ettiğinizde, hatalarını yüzüne vurmadığınızda, iyi yönlerini takdir ettiğinizde o kendini değiştirmek için gayret gösterecektir.
Böyle yapmazsak ne olur? Sevdiklerimizi kaybederiz. Hem kendimizi hem yakınlarımızı mutsuz ederiz. “Sinir oluyorum” kelimesini daha çok hafif kızgınlıklarımız için kullanırız. Oysa yangını çıkaran nasıl bir parça ateşse; sinir olmak da büyük kızgınlıklara, öfkelere, ayrılıklara, nefretlere, intikamlara, hastalıklara sebeptir. Öfke nöbetleri küçük kızgınlıkların birikmesinden olur. Öfke kontrolünün en iyi yolu küçük şeylere sinir olmayı bırakmaktır.

Sinir olmanın sonu hastalıktır. Sinirleriniz bir süre sonra gerginliğe dayanamaz olur; depresyona girer, doktorluk olur, haplarla yaşamaya başlarsınız. Oysa sinir olduğunuz şeyler sevdiklerinizden ve sağlınızdan daha değerli değildir.
Sinir olmayı bıraktığınızda kendinizi daha iyi hissedeceksinizdir. Mesela kocanızın ya da karınızın horultusunda mışıl mışıl uyuyabilirsiniz. Uykunuzu kaçıran şey horultu sesi değil aslında, o sesin size verdiği kızgınlık. O kızgınlığı attığınızda sinirler beyne o sesi iletmeyecektir. Ya da akşam asık yüzle kapıyı açan karınıza kızmayıp, siz selam verip güler yüzle girerseniz kapıdan, her şey daha güzel olacaktır. Ya da kapıdan “Ev temiz mi, yemek hazır mı?” diye giren kocanıza sinir olmak yerine bir kaç hoş cümle ile cevap verebilirsiniz.

Yemeği yetiştiremeyince kocaya “Aşa bakma aşa, kaşa bak.” diye tatlı esprilerle ve güler yüzle kocanın yemeği bekleme süresinde sinir olmaması sağlanabilir. ( Bu sözü aşk dolu bir hanımdan duyup not almıştım.)
Sevgiyi bir ağaca benzetirsek sinir olmayı da bir baltaya benzetebiliriz. Her sinir olduğumuzda sevgi ağacımıza bir balta daha vuruyoruz demektir. Ve bir gün bakarız ki ağaçtan geriye hiç bir şey kalmamış.
Şikayet etmeyi bırakır, şükrü artırırsak sinir olmamız azalır. “İmtihan dünyası bu da benim imtihanım” deyip imtihanı kabullenirsek sinir olmaktan kurtulabiliriz. Hem sevdiklerimizi kaybetmeyiz, hem dünyayı hem ahireti kazanırız.  Rabbimizin rızasını kazanır, imanın tadını hissederiz.
www.cocukaile.net

9 Eylül 2013 Pazartesi

Yuvaları Karıştıran Çırpıcı Anneler



“Kaynanam tam bir fitne deposu” diye bitiyordu geçen hafta bir damat adayından gelen e-postanın sonu. Tabii bu konuda gelen tek şikayet değil. Çok fazla damattan “kayınvalidem rahat bıraksa mutlu olacağız.” mesajları geliyor. Son yıllarda dünyadaki her şey tersine döndüğü gibi bu konuda da bir tersine dönüş var. Eskiden kız anneleri kızlarının yuvaları yıkılacak diye korkardı. Şimdinin pek çok kız annesi kızlarının yuvalarını bizzat yıkıyor, ya da yıkılmasına sebep oluyor. “Kızım boşansın çifttetelli oynayacağım.” diyenini bile duydum. Böyle diyen kadının damadı çok mu kötü? Hayır iyi bir adam fakat kayınvalidenin kafasına göre değil.

“Hangi mahallede oturacağıma, çocuğumun hangi okula gideceğine ve akşama ne yiyeceğime kayınvalidem karar veriyor.” diyen damatları da göz önüne alırsak “Ne oluyor bu kız annelerine?” diye sormak ve konuyu irdelemek gerekiyor. Erkek anneleri ile ilgili daha önce yazdığım için bu yazım sadece kız anneleri ile ilgili.
Tabii ki sözümüz tüm kız annelerine değil. Sözümüz kızının evliliğinden ve damadın hayatından elini çekmeyen yuvalarını karıştıran çırpıcı  annelere. Bazen kız kardeşler de dahil olur; onlar da çırpıcı olurlar. Fakat anneler daha etkili oldukları için söze anneler üzerinden devam edeceğiz.
Kızlar genellikle evlenene kadar anneleri ile pek anlaşamazlar fakat ne olursa evlenince olur ve o kızla annesi düğünden sonra yağ bal börek olurlar. Anne ile kız; kızın kocası ve ailesi düşman cepheymiş gibi onlara karşı birlik olurlar. Kız annesine gitmek için ölür, annesi kızın evinden çıkmak istemez, her işine koşturur. İkisinin en çok konuştukları konu kızın kocası ve onlara göre görgüsüz(!) olan ailesidir. Kendilerde zerre kusur yoktur. Söz, nişan ve düğünde yaşanan tatsızlıklar kendi payları göz önüne alınmadan konuşulur da konuşulur. Bu konular tekrar tekrar konuşuldukça kız kocasından soğur; kayınvalidesinden, görümcelerinden nefret eder. Tabii bu durum kızın evliliğini derinden sarsar.
Kız anneleri bunu neden yapıyor? Bir ya da bir çok nedenden dolayı olabilir. En kuvvetli sebepler:

Kıskançlıktan: Kızıma en çok emeği ben verdim, ben taşıdım ben büyüttüm şimdi gidip elin oğlunu ve annesini benden çok sevmesin. En çok beni sevsin, en çok benim sözümü dinlesin.

Menfaatçılıktan: Özellikle okumuş ya da çalışan kızı olan anneler “Kızı biz yetiştirdik; kazancından kocası ve ailesi faydalanmasınlar, olacaksa faydası bize olsun.” diye bakıyorlar.

Bencillikten: Kızım kocasının ailesine gitmesin hep bana gelsin. Aynı eskisi gibi birlikte yiyip birlikte gezelim birlikte yaşayalım, torunlarım en çok bizi sevsin.

Kaybetme korkusundan: Kızı kocasını ve ailesini çok severse onları unutur korkusu.

İyi niyetten: Annenin niyeti kızını mutsuz etmek değildir, mutlu olmasını ister, bunun için kızının evliliğine karışır fakat yanlış yol gösterdiği için kızının mutsuzluğuna sebep olur. İyi niyet her zaman iyi sonuçlar doğurmaz.

Kibirden: Damadı ve ailesini kendi ailesine uygun görmemekten. Damadın tahsilini, işini maaşını, statüsünü beğenmemek ya da ailesini köylü ya da fakir diye hor görmekten.

Cahillikten: Sözlerinin ve davranışlarının kızının evliliğini ne kadar olumsuz etkileyeceğini hesap edememekten. Kız annesi üniversite mezunu da olsa bunu göremiyorsa cahildir.

Kendi yaşadıklarından: Kendinin kocası ve kayınvalidesi tarafından ezildiğine inanır onlarla yaşadıklarında kendi hatasını hiç görmez ve kızı da ezilmesin diye kızına kocasını ve ailesini ezmesi için taktikler verir.

Görgüsüzlükten: Özellikle söz nişan safhalarında ele güne hava atacağım diye karşı tarafın bütçesini zorlayacak isteklerle kızının evliliğini daha başlamadan dinamitlemekte görgüsüzlüktendir.

Otorite hastalığından: Kendi kocasını ve çocuklarını kontrol altında tutmaya alışmış kadınlar aynı şeyi damada da yapmaya çalışıyorlar. Damatta onun emrine göre yaşasın istiyorlar.

Aşırı sahiplenmekten: Çocukları Allah’ın bir emaneti olarak değil de kendi malı zannetmek. Evlenseler de onların hayatını yönetmeye çalışmak, onlara verdiği emeğin kuruş kuruş karşılığını beklemek. Elbette herkes evladını görecek fakat onu mutsuz edecek davranışlardan anne-babaların uzak durması, evladın emanet olduğunu unutmaması gerekir. Verdiği emeğin karşılığını Yaradan’ dan beklemesi lazım. Kim ki O’nun kadar güzel bir karşılık verebilsin.

Akılsızlıktan: Hepsini bir toparlarsak akılsızlıktan maddesi iyi bir özet olur.

Akılsız annenin akıllı kızını alacağına; akıllı annenin akılsız kızını al.” diye bir deyiş var. Yani anne akıllıysa kızını doğru yönlendirir ve doğru davranışa getirir. Fakat anne akılsızsa akıllı kızı da yoldan çıkarma tehlikesi var. Çünkü kızlar annelerinden çok etkilenirler. Tabii istisnalar her zaman vardır. Annesinin akılsızlıklarını görüp ondan ders alan ve aynı hataları evliliğinde asla yapmayan çok akıllı kızlar da biliyorum.

Akıllı bir anne nasıl olur? Akıllı bir anne her şeyden önce kızının yuvasını, mutluluğunu düşünür ve ona göre davranır. Çünkü kızı kocası ve ailesi ile iyi değilse mutlu olamaz. Anne, damat ve ailesinde hata bulmaz tam aksi kızı hata buluyorsa ona onların iyi taraflarını gösterir.
Sık sık yemek yapıp kızını ve damadı davet etmez. Sürekli kendine gelen kızına “Yavrum kayınvalidene de git, onları sev, saygı göster, hizmet et; hem sevaptır hem kocanın çok hoşuna gider.” der. Yaz tatilini gelip annesinin yanında geçirip kayınvalidesine bir gün görünüp gelen kızını onlara daha fazla gidip kalması için teşvik eder. Kendi gelininden beklediği davranışları kızının kayınvalidesine yapmasını ister, iki yüzlülük yapmaz. Damadın ve ailesinin ardından burnunu kıvırarak, hata bularak konuşup kızını onlardan soğutmaz. Hele kızının boşanmasına sebep olmaktan çok korkar. Akıllı bir anne kızı ve damadı için en büyük nimettir. Böyle akıllı anneler de var. Onların da kıymetini bilmek lazım.

Akıllı bir kız nasıl olur? Annesi yanlış davranıyorsa onun sözlerine bakarak kocasına ve ailesine cephe almaz. Kayınvalidesinin hatalarını gördüğü gibi annesinin, kız kardeşlerinin hatalarını da görür. Yuvasını ve mutluluğunu dedikodunun, malın, mülkün, paranın her şeyin önünde tutar. Hatta evlilik öncesi de dikkat eder. Pek çok genç kız takı ve eşya meselesi yüzünden problem çıkaran annesinin etkisiyle nişandan düğünden ayrılıyor, evlenemiyor.

Akıllı bir kız, annesinin gereksiz isteklerinin peşine düşmez. Böyle davranırsam bunun sonucu ne olur? Basit şeyleri problem yapıp eşimi üzersem evliliğimin sonu ne olur? Eşimi bu kadar üzüp bir de onun romantik olup bana tatlı sizler söylemesini beklemeye hakkım var mı? Ben eşime ve ailesine nasıl davranıyorum ki onların bana nasıl davranmalarını bekliyorum. Velev ki onların hatası da olsa onları gözünde büyütmeyip Allah’ın rızası için iyiliği tercih etmek akıllı insanların kârıdır.
Kadın olsun erkek olsun aklı iyi kullanmanın en iyi yolu nefsi terbiye etmek, bencillik ve kıskançlık gibi kötü huylardan mümkün olduğu kadar uzak durmaya çalışmakla olur. Yoksa zeki fakat akılsız yaşayıp gideriz. Sonra da mutlu olamadığımız için etrafımızı suçlarız.

SEMA MARAŞLI www.cocukaile.net

2 Eylül 2013 Pazartesi

Bu Ödev Her Gün - Evlilik Okulu


Bu Ödev Her Gün (Evlilik Okulu 23. Ders)


Sevildiğini duymaktan hoşlanmayan biri var mıdır? Hele ki eşinden. İnsan sevildiğini duymaktan mutlu olur. Daha çok kadınlar sevildiğini duymak ister diye biliriz; sanki erkekler önemsemez gibi gelir biz kadınlara.
Oysa kadın- erkek fark yoktur; iki tarafta sevilmek ister ve bunu duymak ister. Fakat hayatın koşturması içinde unutulur çoğu zaman. Ya da eş söylesin diye beklenir.
Kur’an Kursu hocası arkadaşlar köyde hanımlara ödev vermişler. Herkes akşam gidecek kocasına onu sevdiğini söyleyecek. Kadınlar evlerine gitmişler fakat nasıl söyleyecekler; kıvranıyorlar. Hele belli bir yaştan sonra alışmadığın şeyleri yapmak daha da zor. Bir tanesi cesaretini toplayıp söyleyivermiş. “Koca adam ben seni seviyorum.” demiş. Kocası biraz şaşkınlıktan sonra “Ben de seni seviyorum kocakarı” demiş. Sonra da sormuş. “Bunu niye söyledin şimdi?” Kadın “Hoca ödev verdi.” demiş. Kocası gülümsemiş. “Söyle hocana o ödevi her gün versin.” demiş.
Birilerinin ödev vermesini beklemeden eşinize onu sevdiğinizi söyleyin. (Gerçi ben burada yazınca ödev vermiş oluyorum, muhakkak söyleyin.)Bunun için filmlerdeki gibi romantik ortamlar olmasını beklemeyin. Arabada giderken de mutfakta bir şeyler atıştırırken de olabilir. Söylerken tatlı bir bakış ve güzel bir tonu kullanırsanız daha da iyi olur. Sevdiğini söylemek sevaptır sünnetir, gülümsemek sadakadır. Ne güzel bir dinimiz var.
Aşk da sevgi de karşılıklı güzeldir. Tek taraflı olanı acı verir. Evlilik öncesi birbirlerine bolca sevdiğini söyleyen çiftler bile evlenince söylemeyi bırakır duymayı beklerler. Duymak güzel ama söylemeden duymak istemek de biraz bencillik olur.
Belki de bazılarınız diyecek ki sevgi mi kaldı ki söyleyelim eşlerimize? Evlilik hayatı içinde karı-koca birbirlerine kırgınlık duymaya başlamışlarsa birbirlerini genellikle sevgilerini keserek cezalandırırlar. Sevgiyi keserek eşi cezalandırmaya çalışmak kişinin kendini cezalandırmasıdır aslında. İçimizdeki çocuğun her zaman sevilmeye ihtiyacı vardır.
Aşk da aslında içimizdeki çocuğun dışarı çıkmasıdır. Konu sevmek ve sevilmek olunca o çocuk hiç bir şeyi engel olarak görmez; çünkü sevgiden daha değerli bir şey olduğunu kabul etmez.
Evlilik hayatı sevgisiz, muhabbetsiz gitmez. O zaman emek verelim kendi üzerimize düşenleri yapalım. Sevgi çok değerli bir hazine çar çur etmemek lazım. O kadar ıvır zıvır şeyler için karı- kocalar birbirlerini yiyorlar ki. Neden? Çünkü sevginin düşmanları var. Kapitalist sistem insanlarına mutlu olmasını istemiyor. İnsan mutluysa alışveriş isteği çok fazla duymaz. Ruh sevgiyle beslenip mutlu olmuşsa, bir şey daha alsam mutlu olur muyum telaşına düşmez. Zaten gerçekte maddi hiçbir şey ruhu beslemez. Ruhun gıdası manevidir.
Sevginin düşmanları çok. Öncelikle kendimiz, nefsimiz olabilir sevginin katili; kendi elimizle öldürürüz bazen sevgimizi. Gururumuz, kibrimiz, inatçılığımız, kendimizi beğenmişliğimiz, bencilliğimiz, nefsimizin bitmeyen istekleri…Yıkar bizi seven kalbi. Ya da en yakınlarımızın; bazen annemizin bazen kardeşlerimizin bazen arkadaşlarımızın etkisiyle ruhumuzu besleyen kişiyi harcarız. Sonra da en çok üzülen biz oluruz.
Çoğu kişi sevme çabasında değil; sevilme arzusunda. Sevilmek çok güzel; fakat hep sevileyim ne yaparsam yapayım sevilmeye devam edeyim hallerinden çıkıp, ben sevdiğim için ne yapmalıyım mı düşünmeliyiz. Sevgi için çaba göstermeli emek harcamalıyız. Düşünmeli, bulmalı ve adım atmalıyız.
Rehberimiz sevgiyi yaratan Allah(c.c) olmalı ve onun habibi sevgili Peygamberimiz olmalı ki doğru adımlar attığımızdan emin olalım. Eşimizi öyle bir sevelim ki o sevgi bizi Allah(c.c) a yaklaştırsın Allah’tan uzaklaştırmasın. Bilelim ki eşimizin elini tutup göz göze bakıştığımızda Rabbimizin rahmeti bizim üzerimizde.
Böyle sevaplı işlere şeytan muhakkak bir engel çıkarmaya çalışır. Nefsi körükler; onun bitmeyen arzularını sevginin önüne engel olarak çıkarmaya çalışır. Bu yüzden hep almaya alışmış, terbiye olmamış bir nefis gerçekten sevmeyi bilmez.
Allah rızası için doğru adımlar atılırsa evlilik hayatı nefis terbiyesinin en iyi yollarından biridir. Bugün bazı huylarına sinir olduğunuz eşinize gösterdiğiniz sabır ve anlayışla kazanacaksınız belki de Yaradan’ın rızasını. O halde sevmenin ve sevilmenin yollarına bakalım. Bu derste ben de bu ödevi her gün veriyorum. Eşinize onu sevdiğinizi söyleyin. Tabii sadece söylemek yetmez; sevgiyi besleyecek davranışlarla hayatınızı güzelleştirin.
SEMA MARAŞLI
www.cocukaile.net

30 Haziran 2013 Pazar

Teşekkür


Eksiğe, kusura odaklananlar samimi olarak takdir ve teşekkür edemez. Sanki kendilerde her şey tammış gibi karşıdaki tam olsun isterler. Sanki insanda mükemmellik mümkünmüş gibi mükemmeli ararlar. Mükemmeli göremeyince şükür ve teşekkür yapılmaz.
Eksiğe ve kusura odaklanmanın ana sebebi kişinin kendi kusurlarını görmemesidir. Kendi kusurunu gören kişi eşinin kusurlarına karşı daha anlayışlı olur. Kendi kusurunu görmeyen kişi eşinin hatalarına kafayı takar ve onu değiştirmeye çalışır; eşiyle arası bozulur. Oysa kişi kendi kusurunu görüp onu düzeltmeye çalışsa evliliği için çok daha doğru bir şey yapmış olur.
Eşin eksiğine odaklanıldığında iyi özellikleri görülmez olur, bir de ona karşı kızgınlık duymaya başlanır. Şeytan zaten kızgınlığı sever; verir ateşi verir ateşi. Yanar ve yakarsın. Sonra gelsin pişmanlıklar…
Yaradan’ın vaadi var; nimetin kıymetini bildik bildik, bilmezsek gider elden. Karşıdaki istemese de Allah onu kişinin elinden alır; ölür gider, aldatır gider, boşanır gider. Hatta bazen kıymet bilmeyen kişi kendi ister ayrılmayı. Kendini eşinden mahrum edip onu cezalandırdığını zannedenken kendi kaybettiğini fark etmez o anda. Aklı başına geldiğinde de çoğu zaman geç olur.
Eşin eksiğine kusuruna rağmen sizin için yaptıklarından dolayı samimiyetle teşekkür ederseniz, onda kusur aramazsanız evlilikte muhabbeti yakalamanız kolay olur. Şükür nasıl Rabbimizin nimetlerini artırıyorsa teşekkür ve takdir de eşin iyiliklerini artırır.
Teşekkür etmek için büyük iyilikler bekliyoruz oysa küçücük iyiliklere teşekkür etmeye kendimizi alıştırsak büyük iyilikler de peşinden gelecektir. Bereket şükürde, muhabbet teşekkürdedir.
Kadın-erkek her insanın değerli olma isteği vardır. Teşekkür de değer vermenin ve değer bilmenin göstergesidir. Siz teşekkür ederken bir bakmışsınız eşiniz o sevmediğiniz huyundan kurtulmuş.
Nefsimiz şikayete, gönlümüz şükre meyillidir.
Eşini nefsi için bencilce seven; az kusuru çok görür. Eşinin yaptığı her hatayı kendi nefsine saldırı olarak görür. Şikayeti çoktur.
Eşini gönülden, samimi seven; hataları büyütmez. Eşinin gönlünü incitmekten korkar. Teşekkürü çoktur.

SEMA MARAŞLI

28 Haziran 2013 Cuma

Kaç Şikayet Kaç Teşekkür?


“Hani Rabbiniz, (size) şöyle bildirmişti: “Andolsun ki eğer şükrü yerine getirirseniz, elbette size (nimetimi) artırırım. Eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok çetindir.” (İbrahim suresi 7)
Bu âyet-i kerime ne büyük bir müjde ve ne büyük bir uyarıdır. Hiç aklımızdan çıkarmamamız gereken bir âyet. Günümüzün en temel problemi şükürsüzlük. Kapitalist sistem içerisinde hep eksikliklere odaklanıyoruz, sahip olduklarımızı görmüyoruz. Oysa eksiğe odaklanmak şeytandandır. Cennette Allah (c.c) Hz. Adem ve Hz.Havva ‘ ya pek çok nimet vermiş fakat az bir de eksik bırakmıştı. Şeytan gitti ve onları eksik olanı almaya ikna etti. Her şey tam olsun derken sahip oldukları nimetleri de kaybettiler.
O günden bu güne şeytan aynı oyuna devam ediyor. Para, mal, mülk kalite, marka, yüksek beklentiler…Şunum da olsun bunum da olsun..Herkeste olan bende de olsun, mümkünse ben de olan da herkeste olmasın…
Dinin aslı şükürdür. Kur’ an-ı Kerimin ilk âyeti Fatiha hamd ile şükür ile başlar. İbadetler de bir şükürdür. Namaz ve oruç bedenin şükrü, zekat ve sadaka malın şükrüdür. Ne kadar severek ve istekle yaparsak o kadar makbuldür.
Nimete şükür ise elimizde olanın kıymetini bilmek, israf etmemek yani dilimizle ve halimizle Allah’ a şükretmek ve nimete sebep olana teşekkür etmek. Göndereni ve getireni unutmamak.
Sevgili Peygamberimiz: “İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a şükretmemiş olur.” buyuruyor.
Evlilik problemlerimizin temelinde de şükürsüzlük var. Eşler birbirleri pek çok şeye mecbur olarak görüyor. Evet karı kocanın mecbur olarak yaptıkları vazifeleri var fakat bu teşekkür etmemeyi ve nankörlük yapmayı gerektirmiyor.
Kadın erkeği para kazanmaya, evin bütün ihtiyaçlarını karşılamaya; kendinin ve çocuklarının isteklerine yapmaya mecbur görüyor. Bunun için erkek çoğu zaman bir takdir ve teşekkür göremiyor tam aksi varsa bir eksiği onlar görülüp söyleniyor. Bu da erkeğin ailesi için harcama yapma hevesini kırıyor.
Mesela kadın; erkekten elli lira ister, erkek otuz lira verir, kadın söylenerek alır, teşekkür etmez; erkek otuz lirayı verdiğine de pişman olur. Oysa kadın eşinin verdiğini teşekkür edip alsa erkeğin ailesi için harcama yapma isteği artar.
Koca açısından bakınca aynı şekilde erkek de çoğu zaman karısının yaptıkları için ona teşekkür etmez. Erkek; yemeğini yer teşekkür etmez, çayını içer teşekkür etmez, ütülü gömleğini giyer teşekkür etmez…Fakat eksikleri hemen görür.
Mesela; erkek mavi gömleğini giymek ister; mavi gömlek ütülü değilse söylenir, sanki karısı gömleklerini hiç ütülemiyormuş gibi.
Bu kez hanım eşinin söylenmeleri karşısında incinir. Kadın yaptığı işler konusunda takdir görmeyip bir de eleştirilince ev işi yapma hevesini kaybeder.
“Olur mu öyle şey ben eşime muhakkak teşekkür ederim.” diyenler de vardır muhakkak yazıyı okurken. İşte o zaman da teşekkürün ne kadar candan yapıldığına bakılmalı. Usulen kuru kuru yapılan bir teşekkür kimseyi mutlu etmez.
Ya da iki şeye teşekkür edip beş şeyden şikayet ediliyorsa o yapılan teşekkürün bir anlamı olmaz. İyi bir teşekkür önce Yaradan’a şükredip sonra sebep olana candan, samimiyetle teşekkür etmekle olur.
Sadece dilden çıkan teşekkür kalbe ulaşmaz. Teşekkür; içinde duygu olan bir ses tonu ile güzel sözcükler ve hoş bir tebessüm  ile daha anlamlıdır.
Eksiğe, kusura odaklananlar samimi olarak takdir ve teşekkür edemez. Sanki kendilerde her şey tammış gibi karşıdaki tam olsun isterler. Sanki insanda mükemmellik mümkünmüş gibi mükemmeli ararlar. Mükemmeli göremeyince şükür ve teşekkür yapılmaz.
Eksiğe ve kusura odaklanmanın ana sebebi kişinin kendi kusurlarını görmemesidir. Kendi kusurunu gören kişi eşinin kusurlarına karşı daha anlayışlı olur. Kendi kusurunu görmeyen kişi eşinin hatalarına kafayı takar ve onu değiştirmeye çalışır; eşiyle arası bozulur. Oysa kişi kendi kusurunu görüp onu düzeltmeye çalışsa evliliği için çok daha doğru bir şey yapmış olur.
Eşin eksiğine odaklanıldığında iyi özellikleri görülmez olur, bir de ona karşı kızgınlık duymaya başlanır. Şeytan zaten kızgınlığı sever; verir ateşi verir ateşi. Yanar ve yakarsın. Sonra gelsin pişmanlıklar…
Yaradan’ın vaadi var; nimetin kıymetini bildik bildik, bilmezsek gider elden. Karşıdaki istemese de Allah onu kişinin elinden alır; ölür gider, aldatır gider, boşanır gider. Hatta bazen kıymet bilmeyen kişi kendi ister ayrılmayı. Kendini eşinden mahrum edip onu cezalandırdığını zannedenken kendi kaybettiğini fark etmez o anda. Aklı başına geldiğinde de çoğu zaman geç olur.
Eşin eksiğine kusuruna rağmen sizin için yaptıklarından dolayı samimiyetle teşekkür ederseniz, onda kusur aramazsanız evlilikte muhabbeti yakalamanız kolay olur. Şükür nasıl Rabbimizin nimetlerini artırıyorsa teşekkür ve takdir de eşin iyiliklerini artırır.
Teşekkür etmek için büyük iyilikler bekliyoruz oysa küçücük iyiliklere teşekkür etmeye kendimizi alıştırsak büyük iyilikler de peşinden gelecektir. Bereket şükürde, muhabbet teşekkürdedir.
Kadın-erkek her insanın değerli olma isteği vardır. Teşekkür de değer vermenin ve değer bilmenin göstergesidir. Siz teşekkür ederken bir bakmışsınız eşiniz o sevmediğiniz huyundan kurtulmuş.
Nefsimiz şikayete, gönlümüz şükre meyillidir.
Eşini nefsi için bencilce seven; az kusuru çok görür. Eşinin yaptığı her hatayı kendi nefsine saldırı olarak görür. Şikayeti çoktur.
Eşini gönülden, samimi seven; hataları büyütmez. Eşinin gönlünü incitmekten korkar. Teşekkürü çoktur.
Rabbim sevgilerimizi rızasına uygun gönülden sevgiler eylesin.
Ödev: Herkes nefsini bir muhasebeye çeksin. Bu güne kadar eşinize karşı suçlamanız ve şikayetiniz mi çok oldu yoksa takdir ve teşekkürünüz mü?
www.cocukaile.net

27 Haziran 2013 Perşembe

Kadın ve Süslenme Sema Maraşlı


Kadınların erkekleşmesi konusu ile ilgilendiğim günden beri  kadınların süslenmesi mevzu ilgimi çekiyordu ve araştırıyordum. Kadını erkekten ayıran en belirgin özelliklerden birisidir süslenme. Geçen aylarda Fatih’te İnkilab (sonu b ile olan p ile değil) kitapevinde aynı zamanda kendi yayınları “İnkilab Yayınları”ndan “Hz. Peygamber Devrinde Kadınların Süslenmesi” isimli kitabı görünce hemen aldım. İlahiyatçı yazar Fatımatüz Zehra Kamacı tarafından yüksek lisans tezi olarak yazılıp kabul görmüş bir kitap. Peygamber dönemi hanımların süslenme konusunu her yönden ele almış. Ben kendi adıma çok şey öğrendim, okunmasını tavsiye ederim.
Öncelikle Rabbimiz süsü seviyor. Kainatta çiçekleri, böcekleri, yeryüzünü, gökyüzünü, her şeyi süslemiş. İnsan cinsinde de kadını süslü yaratmış. Kadın ve süs konusunda kafamızda genel olarak şöyle bir algı var. İlim ehli, dindar kadın ağır başlı, sade ve süssüz olur. Ne kocasına süslenir ne de diğer kadınların yanında süslü olur. Bir kadın süslü ise onu daha dünyaya ait görürüz. Oysa Peygamberimizin eşlerine ve sahabe hanımlarına baktığımız zaman bunun hiç de öyle olmadığını görüyoruz. Bizim nesil ve önceki nesil tesettüre dikkat edelim derken süs konusunu çok ötelemişiz. Günümüz genç kızları ve hanımları ise her ne kadar dışarıda süslü olsalar da evde genellikle kendilerine dikkat etmiyorlar.
Kadının fıtratında süslenme ve kendini beğendirme arzusu var. Fakat bu arzu bizim toplumumuzda kız çocukları küçük yaştayken bastırılıyor. Kız çocuğu süslenmek ister; annesinin ayakkabılarını giymeye çalışır, boyalarını sürmeye çabalar, engel olunur. Geçenlerde bir anne şöyle bir soru sordu: “Üç yaşında kızım süslenmek istiyor fakat ben korkuyorum bu yaşta süslenirse ilerde ne olur?” diye. Merak etmeyin ilerde kötü bir şey olmaz; tam aksi süs arzusu dengeli bir şekilde yol almış olur. Kız çocuğu elbise etek giymek ister aman pantolon daha rahat diye pantolon giydirilir. Çocuk pantolon giymeye alışır. Yavaş yavaş büyüdükçe fıtratı bozulmaya doğru gider ve süslenme arzusu başka yönlere kaymaya başlar.
Bizim kadınlarımızın çoğunda aşırı bir şekilde evini süsleme merakı var. Her eşyanın en iyisi, en kalitelisi ve gösterişlisi olsun istenir. Salonlar müze gibi kullanımı zor; fakat gösterişli eşyalarla doldurulur ve kapısı kapanır misafirden misafire açılır. Kimilerinde aşırı bir temizlik merakı vardır. Sürekli ev temizler, lavabo ovar, cam siler. Kimin de abartılı bir yemek yapma hevesi vardır. Her gün çeşit çeşit yemek yapar, börek açar, mantı yapar. Fakat süslenmeye gelince evden çıkarken kendini gösterir; kadınlarımız düğünlerde, bayramlarda, günlerde ne giyeceklerini ne takacaklarını şaşırırlar.
Galiba küçük yaşta bastırılan süslenme ve beğenilme arzusu eşyada kendini gösteriyor ve gösterişe dönüşüyor.
Öncelikle şunu kabul edelim. Bizim kültürümüz kadın yetiştirmiyor. Bizler askere gidecek er gibi yetiştik. Ne kadın olmak ne de karı-koca ilişkisi ile ilgili bir hanım neleri bilmeli hiç birini öğrenmedik. Ne öğrendiysek deneme yanılma yoluyla ya da kitaplarla. Bize kadınlık adına öğretilen; ev işi, temizlikten başka bir şey değil. Biz de bunları öğrenince kendimizi kadın zannettik.
Arap kültürü kadın yetiştiriyor. Kız çocukları küçük yaştan itibaren annelerini ve etraftaki kadınları gözlemleyerek, süslü giyinerek, onları modelleyerek büyüyorlar. Bir Arap genç kız ergenlik yaşına geldiğinde bir kız kocası için nasıl süslenmeli, nasıl giyinmeli, erkeğe nasıl davranmalı, erkek sinirlenirse nasıl yatıştırmalı, bunları öğrenmiş oluyor. Bütün bu süslerin yanında onlar kafaları boş hanımlar değiller; gayet takvalı, bilgili, ilim ehli hanımlar. İlmin ve süsün bir arada olabileceğini gayet güzel gösteriyorlar.
Bizim dini kitaplarımızda başta Hz. Aişe’nin olmak üzere Peygamberimizin eşlerinin ve sahabe hanımlarının mücahide yönleri anlatılır; fakat onların kadın olarak nasıl kadınlar olduğu, nasıl eşler olduğunu pek anlatılmaz. Bu yüzden “Hz.Peygamber Devrinde Kadınların Süslenmesi” kitabı sahabe hanımları ile ilgili bilmediğimiz yönleri çok iyi anlatmış.
Kitapta Peygamberimiz dönemindeki hanımların: Saç temizliği, bakımı, saç boyası, yüz bakımı, göz makyajı, diş bakımı, vücut temizliği, koku sürme, el ve ayak bakımı, kıyafetlerde boya, süs, desen ve kadınların kullandıkları takılar ile ilgili bilgiler var.
Öncelikle Peygamber Efendimiz hanımları süslenmeye teşvik etmiş. Kitabın bütünlüğüne bakınca iki sebep öne çıkıyor. Peygamberimiz hem kadınların fıtratlarının bozulmaması ve erkekleşmemeleri için süslenmelerini istemiş hem de kocalarına güzel görünmeleri için. Bu yüzden kadın evli olmasa bile ev içinde süsüne giyimine dikkat etmesi gerekiyor. Evli ise zaten süslenmesi emredilmiş.
Yakın zamanda yazdığım bir hadis-i şerîf vardı bu konu ile çok alakalı olduğu için tekrar yazacağım, tekrarda fayda vardır. Allah Rasulü şöyle buyuruyor “Allah’(c.c) a ve âhiret gününe iman eden bir kadının ölü için üç günden fazla yas tutması helal değildir. Sadece kocası için dört ay on gün yas tutar.” (Buhari, Cenaiz 31- Talak 46)
Peygamberimizin hanımı Ümmü Habibe, babası Ebu Süfyan vefat ettikten sonra ve yine hanımı Zeynep binti Cahş kardeşi vefat ettikten üç gün sonra güzel koku sürünüp “Canımız istediği için değil fakat Allah resul’ü böyle emretti” deyip yukarıdaki hadis-i şerîfi nakletmişler.
Peygamberimiz biata gelen bir kaç hanımın biatlarını ellerinin bakımsız olması ve erkek eline benzemesi yüzünden almamış, hanımlar gidip ellerine bakım uyguladıktan sonra gelmişler. (Bir ilahiyat tezi olması hasebiyle kitapta bolca dipnotlarda açıklama var ve hadislerin kaynakları tek tek belirtilmiş.)
Bir keresinde de Peygamberimiz ona bir şey uzatan bir hanımın verdiğini almamış.
“Bu kadın eli midir erkek eli midir?” diye sormuş. Kadın: “Kadın eli ya Rasulallah” dediğinde
“Öyle olsaydı tırnaklarına kına sürerdi.” diye cevap vermiştir.
Hz.Aişe biat esnasında kadınların el ve ayaklarını desensiz şekilde boyayacakları konusunda söz verdiklerini ifade etmiştir. Görünen yerlerde kına yakarken dövme gibi desenler yapmak yasaklanmış. Kadınlar açıkta görünen yerlerine desensiz boya; el, yüz ayak dışında görünmeyen yerlerini desenler yaparak boyamışlar.
Hz. Aişe Hz. Peygamberin hanımlardan ellerini erkek eli gibi kurutmamalarını istediğini bildirmiş. Peygamberimiz bir hanıma ellerine boya sürmezse elinin sertleşeceğini söylemiş.
Başka bir misal: Hz.Peygamber biata gelen ve ellerine boya kullanmayan kadına bunun nedenini ve evli olup olmadığını sormuş. Kadın evli olduğunu söyleyince boya kullanmasını söylemiş ve şu tespitte bulunmuş. “Kadın boya kullanırsa bekarsa kısmeti açılır, evliyse eşinin beğenisini kazanmayı amaçlar.”
Kadınlar o dönem el ve ayak bakımı için süt, hurma, vers, safran gibi maddelerden el ve ayakları yumuşatıcı doğal kremler yapıp kullanıyorlarmış.
Hz.Peygamber ısrarla kadınlarla erkeklerin hal ve hareketlerle giyiniş tarzı ve benzeri hususlarda birbirlerine benzememelerini kuvvetle vurgulamış. Bu uyarılar neticesinde altın, ipek, kırmızı ve koyu tonda sarı renkli elbiseleri erkekler kullanmayı bırakmışlar.
Peygamberimizin hanımları evlerinde daha çok pembe ve kırmızı tonlarda elbiseler giyiyorlarmış.
Ümmü’l Âliye bin Eyfa çeşitli sorular sormak için Hz.Aişe’nin yanına gidiyor. Hz.Aişe’nin üzerinde açık kırmızı renkte bir elbise olduğunu anlatıyor. Tam ayrılmak üzere iken Hz. Aişe “Hanımlara eşlerini ihmal etmemeleri” konusunda uyarıda bulunuyor. Bahsi geçen uyarıyı yaparken Hz.Aişe’nin üzerinde kırımızı elbise olduğunun belirtilmesi Hz Aişe’nin sadece sözleri ile değil giydikleri ile de süslenme konusunda örnek olduğunu gösteriyor.
Hanımlar süslenmeyi sadece evin içinde yapmamışlar. Sefere çıkarken, hacca giderken de tesettürlerinin içinde süsü ihmal etmemişler. Hemen herkes bilir teyemüm âyeti bir seferden dönerken Hz.Aişe’nin gerdanlığının kaybolması sebebiyle susuz bir yerde olduklarından gerdanlığın aranması sırasında abdest alacak su bulunmaması sırasında inmiştir.
Hz. Aişe hanımların hac için Mekkeye giderken alınlarına sük denilen bir koku sürdükleri ve yolculuk sırasında sıcağın etkisi ile kokunun yüzlerine aktığını anlatıyor. Boya yüzüne akan Hz.Aişeye Peygamber efendimizin “Esmercik!” diye hitap ettiği, yüzünün renginin güzel olduğunu söylediğini rivayet edilmiş.
Yüzlerine renkli kokular sürüyorlar. Zaten koku ayrı bir kültür. Sürmelerinin içine bile koku katmışlar. Saçlarını yıkadıkları ve taradıkları suların içine güzel kokular katmışlar. Elbiselerinde kokular var fakat bu kokular üzerine su serptiğinde yayılan kokular. Koku konusunda Hz.Peygamber “Evden çıkarken kadınların erkekleri etkileyecek keskin ve etkileyici kokular kullanmalarını yasaklamış.”Kadınlar dışarıya yayılmayan hafif kokuları hep kullanmışlar.
Sürme kullanımı ayrı bir öneme haiz kadınlar arasında. Sürme kullanmayan kadınlara “merha” deniliyor. Hz. Aişe Hz. Peygamberin gözlerine sürme çekmeyen hanımlarla (merha) ilgili düşüncelerinin olumlu olmadığı ifade ediliyor. Hz. Peygamber hanımlara özellikle “İsmit sürmesi” tavsiye ediyor ve “görmeyi kuvvetlendireceğini ve kirpikleri gürleştireceğini” söylüyor.
Sürmenin dışarıda kullanılıp kullanılmayacağı konusu benim uzun zamandır araştırdığım bir konu. Çünkü evde sürme çekince dışarı çıkınca da gözde kalıyor. Dışarıda caiz değilse evde de kullanamıyorsunuz çünkü ne zaman dışarı çıkacağınızı bilemezsiniz. Ben sürmeyi yasaklayan hiç bir hadis-i şerîfe rastlamadım. Kitapta bu konu ile ilgili bir fetvalara yer verilmemiş fakat kocası ölen kadınların sürme çekmek için Hz. Peygamber’den izin istemelerine bakarak sürmenin dışarıda kullanıldığı ortaya çıkıyor. Kocası ölen kadını hiç bir erkek görmeyecekse sürme niçin yasaklansın?
Ümmü Seleme’nin eşi vefat ettiğinde Hz.Peygamber sürmeyi terk etmediğini görünce uyarmış ve sadece gece sürebileceğini gündüz sürmemesini söylemiş.
Fakat buradan kimseye fetva vermiş durumda kalmayayım konu ile ilgili bilgi sahibi olan ilahiyatçılarımız bizi bilgilendirsin.
Takı konusu ayrı bir öneme haiz Arap hanımlarında. Hanımlar küpe, kolye, bilezik, el ve ayak parmaklarına yüzük ve ayak bileklerine bileklik ya da halhal kullanılıyordu.
Halhallara ses çıkarsın diye taşlar takılıyormuş, ayak yere vurularak dikkat çekerek yürünüyormuş bu yasaklanmış.
Altın takılarla ilgili Hz.Peygamber ara ara hanımları uyarmış. Bazı hadis alimleri bu konuya Müslümanların ekonomik olarak sıkıntıda oldukları dönemde altın takıların yasaklandığı sonra kadınlara serbest bırakıldığı şeklinde bir açıklama getirmişler. Bazı alimlerde kadınların altının zekatını vermeyi unutmaları halinde vebali yüzünden kadınlara peygamberimizin altın yerine gümüşü sarartıp altın gibi kullanmalarını tavsiye ettiği açıklamasını getirmiş.
Bir seferinde Hz.Peygamber kadınlara altın takı kullanmamaları yönünde telkinde bulunuyor. Bir hanım “Altın takmazlarsa eşlerinin onları beğenmeyeceğini” söylüyor. Peygamberimiz bu sözler karşısında gülümseyerek “Gümüş takıları safranla sarartarak” kullanmalarını tavsiye ediyor.
Arap hanımları midyelerden, deniz kabuklarından, inci ve mercandan ve değişik taşlardan, bitki tohumlarından, olgunlaşmamış hurmaya varıncaya kadar pek çok malzemeden takılar yapıp kullanmışlar. Ayrıca ticaret yoluyla gelen fildişi, kaplumbağa kabuğu ya da hayvan boynuzlarından yapılan bilezikler, kolyeler, küpeler kullanmışlar.
Hz. Peygamber biat için gelen Ümmü Sinan el-Eslemiye isimli bir hanıma deri parçasından dahi olsa bileğine bir şey takması gerektiği şeklinde bir uyarıda bulunmuştur.
Ümmü Fadl’ın Enes bin Malik’e sorduğu soru kadınların takı kullanmasına ne kadar önem verildiğini çok iyi anlatıyor. Ümmü Fadl: “Bir kadının kolye takmaksızın namaz kılıp kılamayacağı” soruyor. Enes bin Malik: Hz. Peygamberin tavsiyesine uygun olarak kadınların deriden dahi olsa takı kullanılması gerektiğini ifade ediyor.
Takıların süslenme dışında kadın ve erkeği dış görünüş olarak birbirinden ayıran unsurlar olduğu görünüyor.
Hz. Peygamber kızı Fatıma için hayvan mafsallarından bir kolye ve fildişinden bilezik sipariş etmiş. Hz. Aişe’nin üzeri altınla süslenmiş iki gümüş bilezik kullandığı anlatılıyor. Ayrıca kitapta diğer eşlerinin kullandığı takılarla ilgili bilgiler var.
Mekke’ de ve Medine’ de kuaför hanımlar var. Hz. Haticenin kuaförünün adı Ümmü Züfer. Bunun dışında Medine’de başta Ümmü Rile olmak üzeri mâşita denen gelinleri ve hanımları kocaları için süsleyen saç ve vücut bakımı yapan hanımlar varmış.
Kısacası Hz. Peygamber döneminde canlı ve renkli bir süslenme kültürü varmış. Bizim de onları örnek almamız gerekiyor. Seminerlerimde hanımlara soruyorum:” Kaç hanım akşam kocasını saçını başını tarayıp, bir sürme çekip, güzel bir elbise ya da etek giyerek hoş bir hal ile karşılıyor?” dediğim zaman beş yüz kişilik salondan on ya da on beş kişi ancak çıkıyor.
Neden acaba? Erkekler için görselliğin önemli olduğunu biliyoruz da hâlâ neden her gün kocalar eşofman üstü tişörtle karşılanıyor? Tamam ev işi yaparken rahat kıyafet de koca gelecek zaman kıyafet değiştirilemez mi? Her gün olmasa bile hiç olmazsa haftada üç dört gün süslenip koca güzel bir şekilde karşılanamaz mı? Komşumuz dahi haber verip geldiğinde üzerimize çeki düzen veriyoruz da kocaların komşu kadar kıymeti mi yok? Ya da ele güne, düğüne, bayrama, dışarıya çıkarken süsleniyoruz da kocaların el gün kadar değeri mi yok? Yoksa süslenmenin ne kadar önemli olduğunu mu bilmiyoruz?
Bunun için illa ki evli olmak gerekmiyor. Bekarların da kendini kadın hissetmek için süslenmeye kıymet vermesi gerekir. Kız çocuklarımızı küçükken güzel giydirmeye çalışmalı, elbise etek giydirmeye gayret etmeli, süslenme arzularını bastırmamalıyız, diye düşünüyorum.
Velhasıl kadın ve süslenme konusunda daha fazla bilgi sahibi olmak isterseniz “Hz. Peygamber Devrinde Kadınların Süslenmesi” kitabını tavsiye ederim.
www.cocukaile.net  Sema Maraşlı

Edalı Kadın


Edalı Kadın
Yönetmen Cezmi bey, çekmeye niyet ettiği yeni filminde başrol oynayacak kadın oyuncuyu bulamamaktan dolayı filmden vazgeçmek üzereydi. Bu filmi çekmeye oğlu Abay’ın ısrarı ile tamam demişti ama oyuncu seçiminin bu kadar zor olacağını düşünmemişti. Üç yıl önce kırk yıllık eşi, sevgilisi, kıymetlisi Zeycan’ı öldükten sonra hayata küsmüştü.
Evde kedisi, kitapları ve Zeycan’ın hatıraları ile yaşıyordu. Neredeyse evden hiç çıkmıyordu. Çok tanınmış, çok iyi filmler yapmış bir yönetmen olduğu halde film işini de bırakmıştı. Abay babasını hayata döndürmek için “Annemle yaşadığınız o büyük aşkı film yapmalısın.” diye tutturmuştu. Cezmi bey önce hayır dediyse de sonradan razı olmuştu. Tamam dedikten sonra hemen oturup senaryoyu yazmıştı. Zeycan’la çok güzel anıları vardı; yazdıklarından çok güzel bir aşk hikayesi çıkmıştı. Senaryoyu yazarken her anı yeniden yaşamıştı.
Senaryo ortaya çıkınca onu da bir film heyecanı sarmıştı. Kendini oynayacak olan erkek oyuncuyu seçmek zor olmamıştı fakat sıra kadın oyuncuyu seçmeye gelince orada tıkanmıştı. Bir aydan beri pek çok şirketten gelen oyuncuların hiçbirini beğenmemişti. O gün yakın arkadaşı ünlü yönetmen Fırat Fuat ona beş yeni oyuncu göndereceğini, gelecek olanların çok iyi oyuncu olduklarını söylemişti.
Ofisinin geniş salonunda kendini oynayacak erkek oyuncu Kenan ile oturmuş oyuncuları bekliyordu. Zaman geçiyordu ve artık oyuncuyu seçip bir an önce filme başlamak istiyordu fakat gün geçtikçe ümidi azalıyordu. Çalan zilden beş dakika sonra asistanı Yaprak kızlardan birini salona getirdi.
İlk gelen Burcu adında uzun boylu, sarışın, yeşil gözlü güzel bir kızdı. Cezmi beyin gözünün önüne Zeycan geldi. Çok güzel bir kadın değildi ama tam bir kadındı karısı. Neyse bu kızın kusuru da güzelliği olsun zararı yok, diğer aradığım meziyetlere sahipse diye düşündü. Kızın ses tonu da fena değildi. Burcu kısaca kendini tanıttıktan sonra provaya başladılar.
Oyunculara daha önceden senaryodan kısa bir bölüm gitmişti ve çalışıp gelmişlerdi. Burcu ve Kenan çalıştıkları bölümü canlandırmaya başlamışlardı. Kenan çok iyiydi ama Burcu odun gibiydi. Senaryoda kocasına çay getirme bölümü vardı ki tam bir felaketti. Cezmi bey daha fazla dayanamadı:
“Olmuyor, olmuyor.” diye bağırdı. “Çay getirdiğiniz kişi herhangi biri değil, aşık olduğunuz adam. Oyuncu olduğunuzu unutun düşünün ki kocanıza, sevdiğiniz adama çay ikram ediyorsunuz. Bunu büyük bir zevkle yapmaz mı bir kadın?”
Burcu tuhaf tuhaf baktı yüzüne. Çay getirmenin nasıl zevkli yanı olabilirdi ki? Sahneyi tekrarlamak için salondan çıkıp elinde çay tepsisi ve iki bardak çayla yeniden geldi salona.
Cezmi bey: “Kızım, evladım odun gibi yürüme, kadın gibi yürü.” diye bağırdı.
Burcu bu kez kırıtarak yürümeye başladı. Cezmi bey “Kadın gibi yürümek deyince kırıtarak yürümek mi anlıyorsun? diye sordu. Burcu’nun hiç sesi çıkmadı. Cezmi bey sakin olmaya çalışarak:
“Kadın demek eda demektir. Zeycanım edalı edalı bir çay getirirdi bana, gözlerimi ondan alamazdım. Ben edalı, kadın gibi bir kadın arıyorum. Sen Zeycan’ı canlandıramazsın.” dedi.
Burcu bu rolü çok istiyordu. İyi bir yönetmenin çektiği bir aşk filminde başrol oynamak onun için kaçırılmaz fırsattı. Bedava oyna deseler bile razıydı.
“Lütfen bir şans daha verin. Ben hayatımda kimseye çay ikram etmedim. Biraz daha çalışırsam yaparım.” dedi.
Cezmi bey güldü:
“Babanın çayını annen götürürdü, sevgilin de hazır kahve içiyordur onu da kendi hazırlıyordur. Sen köpüklü Türk kahvesi pişirmeyi de kesin bilmiyorsundur.”
Burcu kıpkırmızı oldu. Cezmi beyin bütün söyledikleri doğruydu.
Öte yandan Cezmi beyin ümidi yoktu Burcu’nun çalışarak bu sahneyi düzgün oynayacağına. Fakat o kadar yalvaran gözlerle bakıyordu ki bir şans daha verdi.
“Masanın başına geç, yemek hazırlamışsın kocanı yemeğe çağırıyorsun, o sahneyi canlandır. Unutma eda ve zarafet istiyorum.”
Burcu masanın başına geçti bütün kapasitesini zorlayarak edalı olmaya çalıştı: “Aşkım yemek hazır.” dedi. Sonra dönüp Cezmi beye baktı.
Cezmi bey olmuyor anlamında başını salladı. “Kızım ağzın gel diyor, gözlerin gelme diyor, burnun da canın isterse diyor. Sesin…Neyse onu demeyeyim.”
Burcu kıpkırmızı oldu. İki yıldan beri oyunculuk eğitimi alıyordu ve hocaları iyi olduğunu söylüyordu. Fakat bu adam hiç bir şey beğenmiyordu.
Ayrıca öyle donuk biri de değildi. Arkadaşları arasında sevilen, neşeli biriydi. Gerçi erkekten yana şansı iyi değildi ama onun suçlusu da kendi değildi; ortada adam gibi erkek yoktu varsa da kendine denk gelmemişti, öyle düşünüyordu.
“Biraz daha denesem, belki olur.” dedi.
“Keşke bu kadar kolay olsaydı sana bu şansı verirdim; fakat bu metin çalışarak yapabileceğin bir şey değil, önce kafanı değiştirmen gerek. Bu kafa yapısı ile olmaz. İki aydan beri denediğim bütün oyuncular senin gibiydi. Hepsi erkeksi. Şu kadın hakları, feminizm dedikleri nane mahvetti kadınları. Erkeklerle eşit olalım derken hepsi erkek olmuş. Kadın erkek arasındaki bu yarış kadınlığı öldürdü. ”
“Lütfen ne olur, bir şans verin çok istiyorum bu rolü.” dedi Burcu.
“Benden sana rol çıkmaz kızım. Başka yönetmene git. Güzel kızsın bulursun bir rol. Diğer yönetmen arkadaşlarım benim gibi oyuncu aramıyor. Dün bir televizyona baktım, belki denk gelir de film ya da dizilerden aradığım oyuncuyu bulabilir miyim diye…Aman Allahım, kadın oyuncuların hepsi sanki erkek. Yürüyüşleri asker gibi rap rap, bakışları dik dik, tavırları tam bir erkek. Tabii onları seyreden kadınlarımız da farkında olmadan onları modelliyorlar. Bu yüzden merak etme işsiz kalmazsın.”
Burcu’ dan sonra diğer dört oyuncu da aynı sebeplerle elendi. Yaprak salona girdiğinde Cezmi bey:
“Gel otur Yaprak, sen de çok yoruldun. Ne diyorsun bu işe? Yine olmadı. İki ay uğraştık, bir kadın oyuncu bulamadık. Görüyorsun değil mi pantolonu ayağına çeken gelmiş, biri de mini etek giymiş. Ben bu kadınları anlamıyorum. Pantolon bir erkek kıyafetidir. Bir pantolonun içinde ne kadar kadın olabilirler. Etek deyince de mini etek giyiyorlar. Biraz bacak biraz göğüs gösterince kadın olduk sanıyorlar. Bacakla göğüsle kadın olunsaydı, inekleri hiç bir kadın geçemezdi.”
Yaprak güldü. Cezmi beyin masasının karşısındaki koltuğa oturdu. Cezmi beyin ne demek istediğini çok iyi biliyordu. Uzun etek, ya da elbise giysinler istiyordu ki role daha kolay uyum sağlayabilsinler.
“Ben pes ediyorum Yaprak, vazgeçtim bu filmi yapmaktan. Bir kadın bulamayacağız.” derken Cezmi bey iki eli ile ağrımaya başlayan başını ovuyordu.
Yaprak filmin çekilmesini çok istiyordu.
“Hayır, lütfen vazgeçmeyin, biraz daha araştıralım, belki buluruz. Bu proje daha oyuncu seçiminde bile benim hayatımı değiştirdi; eminim filmi çekilirse çok kişi faydalanacaktır.”
“Nasıl hayatını değiştirdi?” diye sordu Cezmi bey, merakla.
“Ben sizin yanınızda çalışmaya başladıktan bir hafta sonra oyuncu seçimlerine başladık. Siz nasıl bir kadın oyuncu aradığınız anlatınca ben önce çok şaşırdım. İtiraf edeyim “çatlak bir yönetmen” daha dedim. “Edalı, kadın gibi bir kadın arıyorum” da ne demek, demiştim kendi kendime. Siz aradığınız özellikleri tek tek anlattıkça buraya gelen kızlara nasıl yürümeleri, nasıl konuşmaları gerektiğini tarif ettikçe ne demek istediğinizi anladım. Sonra kendime baktım. Ben de o gelen kızlar gibiydim. Yani odun kızlardan.”
Cezmi bey güldü.
“İyi bir muhasebe yapmışsın anlaşılan.”
“Evet yaptım. İki yıllık evliyim ve bir ay öncesine kadar evliliğim pek iyi gitmiyordu. Her geçen gün aşkımızın bittiğini ve birbirimizden uzaklaştığımızı görüyordum ama ne yapacağımı bilmiyordum. Sizin burada kadın şöyle olmalı, böyle olmalı tariflerinizi evde yapmaya çalıştım. ‘Kızlar da bir yürüyemiyorlar şöyle yürüseler olur, böyle yürüseler olur, seslerini şu tonda kullansalar olur, çayı şöyle getirseler olur.’ diye evde yapmaya çalışıyordum.”
“Bütün gün burada uğraşınca işi eve taşımışsın demek ki.” dedi gülerek.
“Aynen öyle oldu. Eve gittiğimde eşim henüz gelmemiş oluyordu o gelene kadar kendi kendime sizin tarif ettiğiniz gibi yürümeyi, konuşmayı deniyordum. Sonra hayatımda uygulamaya karar verdim. Önce eşimle konuşurken ses tonumu iyi ayarlamaya çalıştım. Herkese kullandığım ses tonundan daha yumuşak bir ses tonu kullanmaya başladım. Yumuşak bir ses tonuyla insan pek söylenemiyor, şikayet edip eleştiremiyor da. Ses tonumu düşürmenin bir de böyle bir faydası oldu. Ben değiştikçe eşimin bana karşı davranışları değişti; ilgisizliği gitti. Yeniden ilk zamanlardaki gibi sohbet etmeye başladık.”
“Doğru yerden başlamışsın. Ses tonu çok önemli.”
“Sonra akşamları çay faslımız başladı. Eşim de ben de bitki çayları seviyoruz. Çayları hazırlayınca eşime götürürken sizin burada tarif ettiğiniz gibi yürümeye çalıştım.”
“Pantolonla değil umarım.”
“Tabii ki onu burada öğrendim, etek ya da elbise giyiyorum. Pantolon giymeyi çok azalttım. Dikkatinizi çektiyse işe de etek ya da elbiseyle geliyorum.”
“Evet fark ettim.”
“Filmin senaryosunu okumama izin verdiniz ya… Oradaki sizin yaşadığınız olaylardan da çok etkilendim. Karınızın sabrına, sevecenliğine hayran kaldım. Ona olan aşkınızın neden o kadar uzun sürdüğünü anladım. Sonra kendi davranışlarımı düşündüm. Her şeye çabucak parlayan, bağıran, inatçı, dediğim dedik bir kadın olduğumu fark ettim.”
“Bunların hepsi erkek özelliği biliyorsun.”
“Evet. Rahmetli Zeycan hanımın sayesinde eşime peki demeyi öğrendim. Eşimi çok bencilce sevdiğimi, sadece kendimi düşündüğümü onun mutlu olup olmamasını pek önemsemediğimi fark ettim. Mutsuzluğum için onu suçluyordum. İlgisizsin, düşünceli davranmıyorsun, diye. Bunları bıraktım. Mutlu edilmeyi beklemek yerine eşimi mutlu etmeye odakladım kendimi.”
“Sen onu mutlu etmeye çalıştıkça eşin de seni düşünmeye başladı değil mi?”
“Aynen söylediğiniz gibi oldu. Eskiden ben böyle yaparsam alışır da sürekli benden fedakarlık bekler mi diye korkardım.”
“Fedakarlığını da kadınca yapacaksın erkek gibi değil, erkeğin görevlerini üstlenerek, daha fazla yorularak değil. Hem kadın hem erkek olmaya çalışarak olmaz bu iş. Kendi üzerine düşün vazifeleri seve seve yapman yeterli. Kadın olarak eşine biraz da nazlanacaksın, edanı zarafetini kaybetmeyeceksin.”
“Çok haklısınız, çok şey öğrendim ben, sizden ve rahmetli eşinizden. Sayenizde eşimle aşkımızı tazeledik ve her şey güzel gidiyor. Bu yüzden de lütfen vazgeçmeyin, bu film çekilmeli. Daha çok insana faydalı olacaksınız ben inanıyorum.
Yaprak’ın bu samimi itirafları ve “bu film çekilmeli” demesi Cezmi beye yeniden şevk verdi.
Yaprak gittikten sonra Cezmi bey de çıktı iş yerinden. Zeycan’ı hatırlayınca özlemi yine içini yakmıştı, onu ziyarete gitmeliydi. Mezarlığa gitmeden önce kırmızı bir gül fidesi aldı. Elinde çiçek, kalbinde aşk ile sevdiği kadının yanına gitti.
Sema Maraşlı  “Eşim Aşkım Olsun” kitabından
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...