gonca anıl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gonca anıl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Haziran 2014 Çarşamba

Hesabı Var


Bizler ne çok seviyoruz çocuklarımızı, her şey onlar için… Bütün çabalarımız, para kazanalım diye koşturmalarımız, kredi ödemelerimiz, hep onlar için… Evi temizliyoruz ee onlar için… Kah işte, kah evde hep onların düşüncesiyle meşgulüz. Sorsalar hiç düşünmeden hepimiz onlar için canımızı veririz. Bu hepimiz için çok kolay, bir an bile gözümüzü kırpmadan yaparız… Ama asıl olması gereken onlar ile yaşamak, onların yaşamasına fırsat vermek değil midir? Biz yaşıyoruz da, onlar gönüllerince yaşayabiliyorlar mı acaba? “Hayır, olur mu biz onlar için her şeyi yapıyoruz karnı tok, sırtı pek.” mi diyorsunuz? Bu mudur bir evlada anne babalık yapmak.

Aç insanın doyacağı bir lokma ekmek, her yerde bulunur, zaten Allah “Herkesin rızkını veririm.” demiyor mu?Bir ağaç kovuğu da onları soğuktan korur. Peki, o halde nedir bizim kucağımızda olmalarının nedeni? O yavrular seçmedi bizi “sen annem ol, sen babam ol.” diye. O yavrular istemedi… Bizim istememiz de değildi asıl geçerli olan. Yüce Yaratıcı’nın istemesindeydi asıl sır. O bir kulunu yetiştirmeyi murat etti ve başına rehberlik etsin diye bizleri koydu…

Ya bizler, ne yapıyoruz? Onlara hayatın zorluklarına karşı rehberlik edebiliyor muyuz? Ne güzel söylüyor Adem Güneş: “Anne babanın görevi çocuğunun kalbini dinlendirmektir.” … Sizce ne kadar dingin yavrularımızın kalpleri? Bir böcekle göz göze gelmeye fırsatları var mı, bir lokmayı ağızlarında hissetmeye zamanları var mı? Yoksa misafir gelecek diye onlarla geçirecek vakit mi yok, işlerimiz başımızdan mı aşkın? Sadece onlar için çabaladığımızı söylerken, çocukluklarında ruh ruha olamadığımız yavrularımız büyüdüklerinde neyle mutlu olacaklar?

Çalışan anne işten güçten yorgun, evdeki anne de ev işiyle gezmelerle yorgun… Babalar kumandaları tuttukları kadar yavrularına dokunuyorlar mı acaba?

Sadece beş vakit namaz bizi inanan yapıyor mu, bir kuru “Elhamdülillah” la kurtulabilecek miyiz şükretmemiz gerekenlerin sorgusundan? Gitmesek de görmesek de bir öbür tarafın olduğuna inanıyorsak… Sorgu melekleri gelip de başımıza, bütün defterleri taradığında, bir film şeridi gibi yaşadıklarımız ortaya döküldüğünde, Rabbimiz sormayacak mı? “Emanetlerime ne yaptınız ?”

“ Ben beş vakit namazımı kıldım, kalbim de temiz, e orucum,zekatım, hepsi tam” … Eee… O zaman neden sosyal bir varlık olarak yaratıldık, neden evlendik, neden aile kurduk? “Bunlar benim çocuklarım, matematiği süper, çizimi harika, mühendis, doktor oldu…” diye övünmesine gelince en âlâ anne baba oluyoruz, koltuklarımız kabarıyor. Peki, iş hakkını vermeye gelince ne durumdayız?

Hazin bir ev manzarası… Öyle herkes farklı bir odada, anne dizi, baba haber, çocuk çizgi film izliyor.. Ne büyük bir faciadır bu kopukluk. Şimdi gündemden haberdar olmak için, her kanalda ayrı ayrı haberleri dinlerken belki dünyadan haberdar oluyoruz da, ilgisiz bıraktığımız çocuklarımızın elden uçup gidişine bihaber kalıyoruz… Dünyayı bilsek ne yazar?

Saygıya ne çok önem veriyoruz… Tabii haklıyız anne babaya saygı duyulmalı, o kadar emek veriyorken hem de… Peki, biz daha üç beş senedir dünyada olan yavrularımıza ne kadar saygı gösteriyoruz? Elinden tutup koştururken, “Baba, karınca yuvası…” dediğinde, “A dur, bakalım.” deyip yere eğilecek kadar baba mıyız, yoksa “Sırası mı şimdi karıncanın…” deyip bir yerlere yetişme telaşında mı?

Öyle boyumuzla posumuzla anne babalık olmaz… Önemli olan ne kadar onların boyuna inebildiğimiz… Gözleriyle aynı seviyede olabilmek için ne kadar zaman diz çöktük çocuklarımızın yanına? Bir çiçeği koklayabilmek için onlarla birlikte ne kadar yerlere uzandık, bir karınca yuvasının başında ne kadar küçücük kalabildik?

Anne babalık büyüklükten kurtulmak, nefsimizden arınmak için ne büyük bir deniz… İçinde yıkanıp bütün benliğimizden arınma zamanı… Bir çocuğun seviyesindeyken büyüklük duygusu gelmez insana…” Ben şuyum, ben buyum.” demekten sıyrılır insan, bir çocukla aynı hizadayken…
Sahip olduğumuz her nimet gibi, anne baba olmanın da hesabı var… Yavrularımız büyüyor, bizler hızla yaşlanıyoruz. Ne zaman yavrularımızla gerçekten ilgileneceğiz?


28 Nisan 2014 Pazartesi

Büyüklük Devrinde Çocuk Olmak


Güneşli bir bahar günü, çocuklar parkı doldurmuş…
İçlerinde biri var ki, belki de parkın en şanslı çocuğu…
Çok anne baba var etrafta, kimileri ayakta elinde telefon, sigara… Oturan, konuşan, çay içen, gazete okuyan… Kimileri sıkılmış “Hadi gidiyoruz artık.” diye bağırmakta.
Bir anneye takıldı gözlerim çocuklar içinde. Kalabalığa ve yaşına aldırmadan kızıyla birlikte kaydırakta kayan bir anne.
Parkta çocuğuyla oynayan anne görmek şaşırtıcı, çünkü günümüz büyüklük devri…
“Güzel havada çocuğu parka getirdik işte.” mecburiyetinin, ilgili anne-baba olmaya yettiğini zanneden hale geldik pek çoğumuz.
Ne kadar lütufkâr davrandığımızı düşünüyoruz: “Hadi koş oyna!” diye oyun parklarına çocuklarımızı salıverirken.
Kenarda büyükçe beklemek marifetmiş gibi, elimiz salıncaklara zor gidiyor çocuklarımız “Beni sallar mısın?” diye yalvarırken.
Büyümek için acele ettiğimiz çocukluğumuzu bir nebze de olsa yaşamak bir kez daha nasip olmuşken, yazık ediyoruz en güzel zamanlara.
Onunla oynayamayacak kadar büyük olduğumuzu söylüyoruz bizi yanına çağıran çocuğumuza kızgın kızgın bakarken, ama parmaklarımız elimizdeki telefonda puanlar toplarken oyunun en âlâsını oynuyoruz.
Çocuklarla boğuşmaya enerjimiz olmuyor ama bilgisayar başında geç saatlere kadar oyunlar oynamaya güç yetirebiliyoruz.
“Hadi oynayalım baba.” diye yalvaran çocuğumuzun topu ayaklarımızın ucuna kadar geliyor da, vurmaya üşeniyorken, kendi formumuz için gece yarıları halı sahalarda top peşinde koşmaktan yorulmuyoruz.
Büyümek için acele eden biz yetişkinlere sorsak pek çoğumuz yeniden çocuk olmak isteriz oysa, yeniden küçük yaşlara dönmek ve yeniden koşturabilmek isteriz… Ya da kimimiz hiç çocukluğumuzu yaşamadığımızı söyleyip yeniden o yaşlara dönmek isteriz.
Yanında bir çocuk olan herkesin “yeniden çocuk olma” şansı vardır aslında.
Neşesinde kaybolabilir insan çocuk gözlerinin içine dalınca.
Bir çocukla boğuşmak dünyaya dair herşeyi bir kenara itebilme gücünü verir insana.
“Benim zamanımda bunlar yoktu.” dediğimiz oyuncağın bir ucundan tutarak en güzel hülyalara dalabiliriz.
Çocuğumuzun pişirdiği küçük pembe fincanlarda hayali çaylar yudumlarken, akşama ne yapacağımızın tasasını bir süreliğine de olsa unutabiliriz.
Parkta çocuğumuzla oynayacağımız bir avuç kum için hiç kimse bizden para istemez.
Ağaçlar arkasında saklambaç oynarken, hayatın bütün sıkıntılarından bir süreliğine saklanabiliriz.
Çocukla oynarken hayat durur aslında, bütün sesler susar, bütün ışıklar söner… Bütün kalabalıklar durulur. Siz ve çocuk başbaşa kalırsınız en kalabalıklar içinde bile… Ruh ruha, gönül gönüle…
Büyüklük devrinde çocuk olmayı bir deneyebilsek, bir daha bu huzurdan vazgeçemeyeceğiz…

kaynak


27 Aralık 2013 Cuma

İki Dirhem Bir Çekirdek

http://imgim.com/30-10-201210-35-28.jpg


İki kardeş salonun ortasında bir sehpa üzerinde oyun hamuru yapıyorlar, ellerini kabın içine daldırıp, un ve suyu iyice yoğuruyorlar. Eller yapış yapış, üst baş un içinde, tabii etraf da… İkisi de çok mutlu, işin ilginç tarafı anneleri de en az onlar kadar mutlu. Bu uzun yoğurma eğlencesinden sonra dışarıdaki çamurda da oynamak istiyorlar. Anne neşeyle kabul ediyor. İki kardeş neşe içinde dışarıya koşuyorlar ve çamurda oynuyorlar. Sonra banyoya…

Evet, şaşırdınız biliyorum, bu kadarı da fazla. Bu anlatılanlar gerçek olamaz… Evin ortasında kirlenen ve ortalığı kirleten iki çocuk var. Bu durumdan mutlu bir de anne var. Bu ancak bir hayal olabilir ya da film… Evet, yanılmadınız bu geçen gün rast geldiğim Pepe çizgi filminden bir bölüm. İzlerken dedim ki bu bence büyüklere izletilmeli, çocuklara değil. Hangi çocuk Pepe ve kardeşi kadar şanslı olabiliyor ki? Neden yavrular Pepe’ye bu kadar hayran, şimdi çok iyi anladım.

Aslında çok basit görünürken, neden gerçek hayatta yakalanması zor bir kare diye çok düşündüm, rüyama bile girdi. Öyle zor bir hayat olmalı ki şu anda yaşanılan, şartların elverişsizliğinden anneler çocuklarına bu rahatlığı verememeli. Aksini ne zihnim, ne kalbim kabul edemiyor.

Mesela şöyle bir tablo olmalı: Evde sular, çeşmeler yoktur. Her yer soğuk, tek odada soba yanar.  Banyo soba başında bir leğende 15 günde bir, çamaşırlar ayda bir kazanlarda bahçede, dere ya da göl kenarlarında, en az üç, beş çocuk… Deterjan bulmak ne mümkün, en iyisi kül ya da kil… Bu durumda tabii insan çocuğu ve üstü başı kirlensin ister mi? Pepe’nin annesi şanslı. Evde düzgün bir banyo, su akan bir çeşme, üstelik sıcak su, ev sıcak… Kirlenen kıyafetlere gelince tam otomatik çamaşır makinesi hizmette, deterjan da var… Kim kaybetmiş de bulalım bu imkanları. Film işte, ne kadar da kolay herşey(!)

Biliyorum ki 4-5 yaşına gelmiş ve annesiyle kurabiye yapamamış çok çocuk var. Sebebini sorsanız anneye, “Her yer kirleniyor.” diyor. Parklarda su birikintilerine yaklaşmaması için yüzüne “Sakın ha!” diye parmak sallanan çocukların üstleri ıslanmasın, kirlenmesin derken oyun çağı geçiyor.

Artık çocuklar iki dirhem bir çekirdek geziyor. Anneler bir o kadar rahat, ama çocukların o gün biraz kirli olmaya hakları yok. Hiçbir çocuk bu kadar şıklığı hak etmiyor bence. Çocuk dediğin biraz dağınık, biraz da kirli olmaz mı? Çocuk üstüne başına dikkat edemez çünkü, etmemelidir. Onun keşfedeceği, dikkatini yoğunlaştırması gereken daha önemli şeyler varken, biraz dağınıklık, biraz kir çocuğa yakışır bile. “Aman üstüm kirlenmesin.” derse doğallığını kaybeder çocuk, kendi gibi davranamaz. Ya anneler?

Hangi evde, elde leğende yıkanıyor günümüzde çamaşırlar? Her bir lekeye ayrı bir deterjanı dökecek kadar bol keseden alışverişler yapılıyor. Artık neredeyse köylerde bile çeşmelerden güneş enerjisiyle sıcak sular akıyor. Bir düğme ile iki saate kalmadan bütün ev yıkanıp, süpürülüp temizleniyor. Peki, o halde derdi ne günümüz annelerinin?
Kendi rahatımıza hizmet etmek ve el aleme temiz, güzel görünme isteğimize karşı koyamayınca minnacık yavruları nasıl da harcıyoruz. Oysa her çocuk rahat olmak ister, varsın kıyafetleri kirlensin ama gözleri etrafta merakla yeni şeyler öğrensin. Pepe’nin annesi kadar rahat olamasak da, salonun değil belki ama mutfağın bir köşesine büyük örtüler sersek de ortalarında minik elleriyle sanatlarını icra etse yavrularımız. Her gün belki çok zorsa bile en azından bazı günler kirlenme lüksleri olsa da sokakta, parkta çamura bulanıp gelseler de o temiz banyolarımız ilk defa yavrularımıza hizmet etmemin mutluluğunu yaşasa. Ne kaybederiz? Zaman mı?

Neler için harcamıyoruz ki zamanımızı, çocuklarımızın sağlıklı gelişimi için daha çok zamana değmez mi? Hem de bu özverimizle  çocuklarımızın en güzel çağlarında kazandıkları yetenekler, mevsiminde yenen meyvenin tadı kadar kalıcı olacak dillerinde.

O kadar çok anne var ki temizliğe, titizliğe her şeyden çok önem veren… Çocuklara bunun baskısını yapmadan ve “Dur, yapma!” demeden önce, ellerini vicdanına koymaya ve kendi rahatlıklarını biraz olsun kenara bırakabilmeye davet ediyorum anneleri. Göreceksiniz, izin vermek engellemeye çalışmaktan daha kolay olacak. İçinizde keyifli bir huzur, yavrunuzun yüzünde hoş bir gülümseme… Yüreğini saracak bir sıkıntı ve pişmanlığın yerine bunu kim istemez ki?

GONCA ANIL

23 Kasım 2013 Cumartesi

Hayatınızda Çocuğunuza Yer Var mı?

https://encrypted-tbn3.gstatic.com/images?q=tbn:ANd9GcTLouU6gk1-ddDqTj7nHnv-RmtjU20I1sbeGz1TZt3uIWudfQzk


Söz konusu çocuk olunca hiç kimse laf ettirmez anne babalığına. “Ben zaten kimin için çalışıp, didiniyorum.” cümleleri dökülüverir dudaklardan. Ama davranışlara bakılınca pek öyle göründüğü söylenemez.
Pazar kahvemizi yudumlarken gözlerimizi diktiğimiz gazete sayfasını merak etme, buruşturma hakkı var mıdır minik yavrumuzun?

Ajandamızın o çok kıymetli notları arasına birkaç çizik kondurmasına rızamız var mıdır?
Okuduğumuz kitabın altını çizerken, yazılanlar çocuğumuzun resimlerinden daha mı kıymetlidir ki, kitabın en boş sayfasını şen resimlerini çizmesi için ayırmak bu kadar zordur?

Ağır misafirlerimizin yanında çocukluk etmesine razı mıyızdır ya da o günkü keyifsizliğini özgürce yaşamasına?
Belki biraz uzayacak da olsa, ev işlerine müdahil olmasına sabrımız ne kadar müsaittir?

Kıymetli muhabbetlerinizin meraklı sorularla bölünmesine hazırlıklı mıyızdır?
O yeni yıkattığımız mis kokulu halımıza yanlışlıkla dökülen bir bardak süte karşı tahammülümüz nasıldır?
Yoğurduğumuz hamurun içine elini daldırmasına iznimiz var mıdır?
Evin her noktası onun mudur, yoksa salon, vitrin gibi özel korunaklı alanları var mıdır, çocuğumuzun benliğini zarara uğratan?
Yeni süpürdüğünüz evde toz oluşacak kaygısına rağmen koşturmakta özgür müdür yavrumuz?
Pür dikkat izlediğimiz ekrandan gözümüzü ayırıp, yavrumuzun meraklı ve heyecanlı bakışlarına cesaret katar mıyız?

Bu sorulara verdiğimiz cevaplar bir nevi vicdan muhasebesi. Yüzleşmek istemediğimiz, kaçtığımız… Anne babalar olarak onlar için çalışıyor, yoruluyoruz. Ama çalışırken yanında olamadığımız çocuklarımızı, yanlarındayken de hiç hesaba katmıyoruz. Dilimizde, sözümüzde hep öncelikliler ama iş davranışa düşünce büyük bir çelişki ortaya çıkıyor.

Onları her şeyden çok sevdiğimizi söylüyoruz ama misafir hazırlığımız onlara olan ilgimizden daha uzun sürüyor.
Eşe, dosta, akrabaya, misafire gösterdiğimiz saygımızın, muhabbetimizin ne kadar da azı yansıyor yavrularımızın minik yüreklerine.

Onların karnını doyurmak için gıda almakla, yemek yapmakla uğraşıyoruz ama işimizi uzatıyor diye azarlayarak yanımızdan kovduğumuz çocuklarımızın ruhları aç kalıyor.

Herkes için çocuğu kıymetli, herkes için onların varlığı çok önemli. Peki, ama hayatımızda çocuklarımızın gönüllerince yaşayabilecekleri kadar yer var mı?

Gonca ANIL
kaynak

24 Eylül 2013 Salı

Gonca Anıl'ın Kaleminden Okul Mevsimi



Mevsimlerden sonbahar… Okul mevsimi…
Siyah önlüklü, beyaz yakalı günlerim aklıma geliyor…
Kuru yaprakların kokusu gibi burnuma değiyor ilkokuldaki sınıfımın siyah zift kokusu. Serin rüzgarlar gibi gözlerimi yakıyor silinen karatahtanın beyaz tebeşir tozu. Zihnimde canlanan hatıralara engel olamıyorum, olmak da istemiyorum belki… Karatahtalara ve siyah önlüklerin aksine ne kadar da aydınlıktı o günlerde çocuk olmak…
Ve boğazımda düğümleniyor cümleler… Çocukluğum, ilkokul yıllarım… Pirinçten bir zili elinde dolaştıran nöbetçi öğrencinin ayak sesleri çınlıyor önce kulaklarımda, sonra zilin verdiği sevinç…
Oyun bahçesine çıkışın heyecanı her ders arasında ayrı dünyalar açıyor önüme; öğretilmiş hayattan teneffüse çıkıyorum adeta; gerçek hayatı öğrenmek için… “Aç kapıyı bezirgan başı…” deyip kollar arasında kalan kişinin kulağına bir şeyler fısıldıyorum. “Yağ satarım, bal satarım, ustam ölmüş ben satarım.” şarkısıyla elimdeki mendili birinin arkasına bırakıveriyorum. Sonra birdirbir, yakan top, dalye… Her teneffüste farklı bir heyecan, farklı bir neşe sarıyor benliğimi…
Konuşmayı, koşmayı, gülmeyi, paylaşmayı… Hayatın inceliklerini öğreniyorum bu ders arası derslerle…
Zil çalıyor ve okul gününün sonunda, asıl macera başlıyor… Ayaklarımın altında hissettiğim toprağı ezerek ve olumsuz yükleri boşaltarak tutuyorum evin yolunu… Yanımda en yakın arkadaşım ve şen şakrak bir muhabbetle…
Gönlüm eskilere dalıp, orada kalmak isterken, aklım bugüne çekiyor beni. “Geçmiş bitti.” diyor ve soruyor: “Bugünle derdin ne?”.
Yine sonbahar ve okul mevsimi… Bakıyorum etrafıma, parklar, bahçeler boşaldı, sınıflar doldu ama çocuklar eksildi dışarıdan… Sokaklardan kaybolan çocuklar hayattan da saklandı sanki. Sanki her biri kabuğuna çekilip, bir köşeye sindiler. Araçların, binaların içine kışlık konserveler gibi tıkıldılar sanki.
Marifetmiş gibi okullarda ders üstüne ders inşa ediliyor ama şimdiki çocukların pek çoğunun teneffüsü bile yok oynayabilmek için… İkili öğretim adı altında sıkıştırılmış dersler arası, beş dakika nefes molası… Hoş, olsa da sanal alemdeki bildirimlerden öteye geçer mi muhabbetler? Oynamak deyince önlerindeki ekranı kurcalamaktan başka bir şey anlamayan, yerde yuvarlanmayan… Üstü başı temiz, sanal dünyada domates yetiştiren çocuklar… Kurmaca arkadaşlıklar için kimliklerini yeniledikçe, çocuk yüzleri eskiyen kayıp çocuklar…
Daha hayatın ilk yıllarında “Bilgisayarın şifresini biliyor.” diye konu komşuya havalar atıp, zekasına övgüler toplanan… Çağa uyum sağlasın diye, ellerine tabletler tutuşturulan hissiz çocuklar…
Sırf ileride daha çok para kazansın diye; “Daha iyi bir okulda okusun, varsın uzak olsun.” deyip, günün en verimli saatlerinde bir servis aracı içerisine hapsedilen, enerjileri heba edilen halsiz çocuklar…
Öğretmenin en hızlısını, en hırslısını seçebilmek için; bir devlet okuluna bile tonlarca para dökülen ve daha ilk yıllardan yorulup, nefesleri tükenen yorgun çocuklar…
Hani diyor ya şair: “Bilmezdim kelimelerin bu kadar kifayetsiz olduğunu, bu derde düşmeden önce…”
Günümüz çocuklarının içler acısı halleri olunca konu, bir sızı düşüyor içime… Yetersiz kalıyor kelimeler derdimi dökmeye… Sanırım bir tek hayal kurup dua edebiliyor, aciz yanım…
Sitemim eski günleri yeniden yaşamak için ya da çocuklarımız aynı günleri yaşasınlar diye değil. Biliyorum ki her devir kendi içinde farklı güzellikler ve zorluklar barındırır. Ama sanki artan imkanlara rağmen çocukların mutsuzluğu daha da artıyor. Anne babalar olarak müdahil olamadığımız çarpık bir eğitim sistemi içinde, bütün sorumluluğu bu yanlışlıklara yükleyip, “Ama ben ne yapabilirim ki?” deyip sırtımızı döner olduk. Bu düzelmeyen eğitim sisteminin yanında en büyük sorumluluk da anne babaların maddiyat bağımlısı tutumunda değil mi aynı zamanda?
Çocuklarının maddi geleceğine imkanlar hazırlayacağım derken, çocuklarını daha yalnız yaşamaya iten anne babalar, dışarının tehlikelerinden emin olduğunu sanıyorlar çocuk ekranlar önündeyken. En iyi eğitim şartlarını sunayım derken, en temel fıtri özelliklerini kaybettiriyorlar, farkında bile olmadan.
Çocuklar çocukluklarını yaşamaktan uzaklaştıkça, büyük eksikler barındırıyor hayatları, hiçbir zaman kapatamayacakları boşluklar kalıyor bir yerlerde. Her türlü olumsuzluğa rağmen onların çocukluklarını en doğal haliyle yaşayabileceği yollar aramaya mecbur değil miyiz anne babalar olarak?
Yine bir okul mevsimi ve ben yine hayallere dalıyorum işte… Çocuklar çocukluklarını masumca yaşayabilsinler diye… Çocukluk günlerini temel edip, üzerine sağlam yapılar inşa edebilmeleri için. Hissedebilme yeteneklerini kaybetmeden, yaşamın tam ortasında var olabilmeleri için…

Gonca Anıl

30 Temmuz 2013 Salı

Korkuyorum


Şimdilerde, her yerde, teknolojinin her geçen gün artan yeniliklerinden, hayatımıza kattığı kolaylıklarından bahsediliyor.
Teknolojinin çoğu zaman, hayatımızı kolaylaştıran bir nimet olduğu inkar edilemez. Çok şükür ki günümüzde hiçbir anne, onlarca saatini ayırarak leğenlerle bir göl kenarına yanaşıp, aylık biriken çamaşırlarını elinde çitileyerek yıkama mecburiyetinde değil. Çok şükür ki uzak diyarlardaki sevdiklerimizin sesini, hatta görüntüsünü hemen yanı başımızda hissedebiliyoruz. Birkaç saniye içinde; hiç kimse günlerce telefon sırasında, istedikleri numara bağlansın diye beklemiyor.
Teknolojinin önemi ve yararları bir yana, hayatıma bıraktığı kocaman bir alışkanlık ve bu alışkanlığın bağımlılığa dönüşmesinden; bu bağımlılığın da kendini rahatlığa bırakmasından kaygılıyım bu günlerde. Bir başka deyişle, rahat batıyor. Teknolojinin yerini aldığı yeteneklerimin körelmesinden korkuyorum.
Sıklıkla 10-15 sene önceki hayatım geliyor aklıma. Bir bilgisayarımın, bir telefonumun, sürekli yanımda gezen bir internetimin olmadığı günler… Çamaşırımı elimde yıkamak zorunda kaldığım, bir mecburiyet olarak gördüğüm bu yıkama işinin su ile zihnimi terapi ettiğini geç fark ettiğim yatılı okul yıllarım…
Teyzemin kızıyla yemek sonrası bulaşıkları yıkarken mutfak kapısını kapatıp, fısıldaşıp dertleştiğimiz, işin zahmetinden ziyade rahmetinden nasiplendiğimiz güzel çocukluk yıllarım…
Gaz lambasının ışığında ders çalışılan yıllara yetişemesem de, şimdiki gençlere nazaran teknolojinin yokluğuyla tanıştığım söylenebilir. Az çok bu yoksunluğu tadan biri olarak “Çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, elektrik süpürgesi gitsin; yerine çalı süpürgeleri, leğenler, kazanlar gelsin.” demeyeceğim… Diyorum ya, fena alıştım teknolojinin rahatına.
Telefon ve bilgisayara gelince… 2000’li yılların ilk senesinde tanıştım bilgisayarla, cep telefonuyla ikinci senesinde. Akıllı telefon çılgınlığıyla maalesef geçen sene…
Hayatımın her anında karşıma lütuf olarak çıkan her teknolojik nimetin, sayısız yararı oldu. Ama şimdilerde fark ediyorum ki biraz fazla girdi hayatıma teknoloji. Sahip olduğum makinelerden her hangi biri, bir şekilde bozulsa hayatım büyük bir sekteye uğruyor. Telefon rehberim devre dışı kaldığında ziyaret etmek istediğim arkadaşıma ulaşamayacak kadar sosyal hayatımı etkiliyor teknolojiye kendimi bu denli kaptırışım.
Evden ayrılan aile fertlerinin eve dönecekleri saatler aşağı yukarı belliydi eskiden, belli olmayan durumlarda ise sabırla beklenirdi. Yine durum aynı olsa bile telefon görüşmeleriyle adeta akşamdan konuşulmayanların eksiğini kapatmaya çalışıyorum gün içinde. Sonra “Neredesin?”, “Ne zaman geleceksin?” soruları… Sevdiklerimi arayıp, onlara ulaşamamaktan korkuyorum. Şarjı bitmiş bir telefon ile kaybolmaktan… Telefonum bozulunca ya da sim kartım bir şekilde kullanılamaz olunca, “Nasıl olsa kayıtlı.” diye aklımda tutmaya zahmet etmediğim telefon numaralarına ulaşamamaktan korkuyorum.
İçindeki bilgileri telefonumun ya da bilgisayarımın hafızasına güvenle kaydettiğimin ve boşalttığım hafızamı yeni bilgilerle dolduracağımın heyecanını duyarken; atıl bıraktığım hafızamın da beni yarı yolda bırakmasından korkuyorum.
Klavyenin başında on parmak olmasa da en az 6 parmağımı kullanıp istediğim her şeyi tıkır tıkır yazarken, Word sayfalarına ardı sıra kelimeler sıralarken, bir beyaz kağıt karşısında okuma yazması yokmuş gibi bakakalıp, kalemi iki parmağım arasında kavrayamamaktan ve kağıt üzerinde gezdirememekten korkuyorum. Ellerim çekiniyor kağıttan, yabancılaşıyorum adeta. Sanki hangi harfler nasıl yazılıyordu bilmiyorum, kalemi tutarken kayıp gidecek gibi avucumun içinden, sanki sahiplenişim yarım… Sanki hiç kalem tutup yazmamışım…
Birkaç kalemi bir kenara ayırıp, gelecek kuşaklara anlatmak için saklamayı düşünüyorum bu günlerde. Bir on sene sonra, geleceğin klavye çocuklarına elimdeki antikalaşan kalemleri gösterip, “Eskiden bunlarla yazı yazardık.” desem acaba gülerler mi bana, ne dersiniz?

GONCA ANIL
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...