cocukaile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cocukaile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Nisan 2014 Perşembe

Siz Evlendirmeyin Lütfen…




En zor konu, kırılma noktası. Aracılar, aracı olmak isteyenler, başaranlar, seyredenler, başarısız olanlar, elini yüzüne bulaştıranlar…
Ve biz ortada olanlar…
Aracı kazaları. Biz önceki yazımda % 5 lik kısımdan bahsetmiştim.
Aracılar genel bir yara.
Öncelikle evli, çevresi geniş kişilere bu yazıyı okutunuz…
Bazen kendi içimizde o kadar kalıyoruz ki hataları göremiyoruz bile.
Bugüne kadar size aracılık etmiş kişileri gözden geçirin. Ne gibi yanlışlıklarla karşılaştınız?
Yakın bir arkadaşım kendisinden 23 yaş büyük biriyle görüşmüştü. Tam bir fiyasko idi. Güya aracı yanlış biliyormuş yaşını. Görüşünce ikna olur diye düşünmüşler. Arkadaşım bir hafta kendine zor geldi.
Evlendirme işini yapanlara sorun bunu gerçekten iyilik için yapıyordur. Zaten bir çok kimse bu işe karışmak istemez. Bu aracı işlerinde eline yüzüne bulaştırmak çok rastlanan bir durum maalesef.
Evli olanların bir çoğu nedense yanaşmaz. Bunun temel sebebi; aciz insan sendromu.
Biz insanlar başına gelen hayrı kendisinden, talihsizliği de aracıdan bildiğinden bir çok insan buna yanaşmıyor. Önce bekarların kimseyi suçlamamaya adapte olması lazım. Hangi dönemde yaşıyoruz? Kimse kimsenin kafasına silahı dayayarak karar aldırmıyor. Tabii aracı önemli. Fakat son kararı veren yine biziz. Aldığımız karara sahip çıkmasını bilmemiz gerekli. Sonuç olumsuz olduğunda başkalarını suçlamaya çok müsaitiz. Sebepler olabilir ama kararı sen veriyorsun veya vermiyorsun. Öncelikle aracıları bu tedirginlikten kurtarmak lazım ki cesaret etsinler.
Bir kısımda neden aracılık etmek istemez? Ben çektim kimse çekmesin? Evlenip de ne yapacak muhabbetine girdiklerinden kimseleri evlendirmek istemezler.
Kimisinin de kapasitesi yoktur, kendi yağında kendisi kavrulur gider, kimseyle uğraşmak istemez.
Kimide bu işlerle fazla uğraşır ama dilindedir sadece “Sana şunu yapalım, bunu yapalım” der durur sadece ortaya birilerini çıkartmaz. Bu kişileri ayrı bir haz etmem. Ya konuştuğun gibi çıkart birini ortaya ya da sus.
Öncelikle arkadaşlar size aracı olabilecek kişileri bir kağıda yazın. Kimler sizi tanıyor ve size aracılık yapabilir. Tespit ettiğiniz kişilerle irtibatta olun. Bu konuya açık olduğunuzu, istediğinizi belirtecek davranışlarda ve imalarda bulunabilirsiniz.
Bazen insanlar uzun süre bekar kalanların gerçekten istemediklerini düşünüyor. Ya da kızcağız o kadar güçlü gözüküyor ki çevresindekiler bu kimseyi düşünmüyor, kimseye ihtiyacı yok manasını çıkartabiliyor. (Zaten o kadar güçlü görünmekte ayrı bir konu:)
Uzun süre bekar kalan erkeklerde de aynı durum olabilir. Bulunduğu duruma alışabilir. Bu alışkanlıkla birlikte uzun süre evlenmesini isteyenler bu halini kanıksarlar ve artık kimse onu düşünmez. Erkeklerde ciddi problem:)
Erkekler kadınlar gibi değil dillendirmeleri daha yavaş olabilir. Bunun için çevresindekilerin biraz atağa geçmesi gerekli.
Aracı olanlar ve olacaklara yaklaşınız. Ne istediğinizi ve ne istemediğinizi belirtiniz. Bu konuyla ilgili “ Evlenmeliyiz ama neden hemen? Yazımızda ayrıntılı yazdığımızdan burada girmeyeceğim. bakınız: 
http://www.cocukaile.net/evlenmeliyiz-ama-neden-hemen/
Size biri söylendiğinde acele ve heyecanla hemen reddetmeyiniz. Bir sakince dinleyin, sorular sorun, artı ve eksisini tartın. Bakışınız genelde olumlu olsun. Zaten bu yaşlarda öyle eskisi kadar kısmetiniz olmayacaktır. Olanları da kaçırmayın ve değerlendirin derim. Tabi her gelenle görüşün demek istemiyorum çünkü bazen ahlakı epey bozuk yapmadığı işler kalmayan erkekler temizlenmek ve kendisini iyi hissetmek için mütedeyyin kişilere yaklaşabilirler…(tabiî ki tercih iki kişinin)
Ayrıca arkadaşlar –özellikle hanımlar- yaş ilerledikçe taliplerinizin özellikleri değişebilir sakın alınganlık göstermeyin. Siz hiç evlenmemişsinizdir fakat karşınıza iki çocuklu evlenip ayrılmış bir talipte çıkabilir. (Uç bir örnek) Bu da gayet normaldir. Tabi ki gönül ister hiç evlilik yapmamış biriyle evlenmek. Fakat bizim için neyin hayırlı olup olmadığını bilemeyiz. Evlenin demek istemiyorum fakat değerlendirebilirsiniz. Başta kendinize sonra karşınızdakine fırsat verin. Bazen çok basit takıntılarımızdan ömür geçip gidiyor…Tam tersi hızlı karar almakta bir o kadar tehlikeli elbet.
Gereksiz kapris ve kompleksler sadece sizi geriye götürür. Önce kafanızı bir boşaltın, düşüncelerinizi zihninizde netleştirin ki size gelenlerde net olsun. Emin olun ne düşünüyorsanız dışarıdakiler de buna göre şekillenecektir. Belki de bilinçaltı temizliği yapmanız gerekli:) Geçmişteki hayal kırıklıkları, kırılmışlıklar, üzüntüler, aile baskısı, zorlamalar vs vs…Birikmiş bir kilitlenme söz konusu da olabilir…
Düşüncelerimizi bir temizleyelim, üzerimizden gereksiz yükleri, gereksiz kuruntuları atalım…Daha bir kendimiz olalım, başkası gibi, başkaları için değil…İşte o zaman dışarıdaki dünyada değişmeye başlayacak…Değişim kötü bir şey değildir. Değişirken dönüştüğümüz hâl önemli…Değişim yolunda yolunuz açık olsun….

http://www.cocukaile.net/siz-evlendirmeyin-lutfen/

11 Şubat 2014 Salı

Evlenmeliyiz Ama Neden Hemen?

Hep düşünmüşümdür, ne isteyip ne istemediklerimiz hakkında. Evlenenler hiç istemediler de mi evlendiler? : Tek tek çıkıp soralım her birinize, klasik cevaplardan birisi “Ben çok şey istemiyorum ki” olur tahminimce. Hep istemediğimizi zannederek geldik bu zamanlara. Namazında niyazında olsun yeter ama ahlâkı da düzgün olsun. “Ahlâk” ne kadar kapsamlı bir kelime. Biraz ezberden söylüyoruz bazı şeyleri.
Önce “ben neden istiyorum?”un cevabını bulmaya çalışalım.
İnsanlar çeşitli sebeplerle evlenebilir. Birini çok sevmiştir, evlenmek ister, çocuğunun olmasını ister. Hormonel sebeplerle evlenmek ister, ailesine sahip çıkmak için evlenmek ister, maddi kazanç için evlenmek ister, prestij için evlenmek ister… Birçoğu bunları itiraf ederek evlenmez tabii ki. Bilinçaltımız, dürtülerimiz, maddi ve manevi ihtiyaçlarımız bir yere sürükler, götürür bizi. Bir şekilde karar alırız ve “bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete” şeklinde başlangıçlar yaparız zaman zaman.
“Niyet neyse akıbet de o olur” demişler, ne güzel söylemişler.
Niyetin ne? sorusu, neden istiyorumun sebebiyle yan yana bir cevaptır aslında. Niyet sorgulaması yapmalıyız diye düşünüyorum. Niyet samimi ise sonunda da samimiyet kazanıyor. Süreçler yıpratıcı olabilir ama sonuç bağlar bizi.
İlk başta kabul etmemiz gereken şey, eşlerin birbiri için sıçrama tahtaları olmadıklarını bilmeleridir. Para, mevki, kariyer kazandırılabilir, kazanılabilir fakat kimse kimseye kişilik veremez. Kişilik ham madde gibi tüm kalıplarda şekillenir ama aslı değiştirmez. Şekillenebilir ama değiştirmez.
Hiç uzatmadan, kıvırmadan her iki tarafında kabullenmesi gereken gerçek; acziyetimiz. Kadın ve erkek olarak kendimizi kabul etmemiz. Kadın; korunmaya muhtaç, kırılgan, neşe verici, sıcak. Erkek; korumaya ayarlanmış, güven merkezi, beslemeye, ihtiyaç görmeye odaklanmış. Hepimizin hormonları, duyguları, hisleri var. Sadece düşünceden ibaret olsak hayat çekilmez olurdu sanırım. Fabrika ayarlarımız o kadar güzel ve muhteşem ki ne eksik ne fazla, ayarlardan biz ne kadar uzaklaşırsak o kadar hataya düşüyoruz, yanlış yapıyoruz. Sonra da hatamızın kefaretini ödüyoruz.
Fakat olayın realitesi en basit ve pratik, düz mantıkta olması gereken evlenme niyeti; Yaratılışa uygun yaşamak. Ve herkes yaratılışına uygun yaşamak hakkına sahiptir. Yaşamayınca ne olur? Boyutu ne ölçüde olursa olsun anormallikler başlar.
Bir iş yerinde uzun süre bekâr kalanlar hemen belli olur. Kabul edin veya etmeyin bu böyle. Çok nadir insan bunu aşmıştır. Bayanlara oranla erkeklerin işi daha zor. Kadınlar kendilerini dağıtmaya daha müsaittirler. Sanata verir kendisini, kurstan kursa gider, öğrenmedik şey bırakmaz, vaktini doldurur, kendisini meşgul eder. Erkekler öyle mi? Çok azı bunları yapar. Yaşı ilerlemiş bekâr erkeklerin takıntıları daha çoktur. Bakışları daha bir dikkatlidir. Ayrıntıcıdırlar, sertlerdir, tuhaf şeylere takılabilirler (Genelden bahsediyoruz, gereksiz alınganlık gösterilmesin)
Peki, olması gereken niyetimizden sonra “ne istiyorum?”un cevabına bakalım mı?
Kendimizi kandırmayalım, isteklerimizin haddi hesabı yok. Bu konuda bizim de içinde olduğumuz bolca model var.
Kadın veya erkek size birisi aracı olsa, bir teklifte bulunsa. İlk beş soru nedir? İşi, tipi, eğitimi, memleketi, kazanabileceği para…
Dini hassasiyeti, insani değerleri nedir? sorusu ilk kaç saniyede veya dakikada aklınıza gelir?
Kendimizi kandırmanın âlemi yok. Erkeklerin çoğu (suçlamıyorum) görüntüye önem veriyor. Yanında nasıl duracak? Güzel mi? Kilolu mu? Gözleri, kaşları derken o kadar abartıyorlar ki bazen meyve sepetini tarif ediyorlar zannediyorum.
İkinci önem verdikleri eğitimi, hele de kendisi kelli felli bir bölüm bitirdiyse vah haline. Nefsi cami direği gibi ortalarda dolaşıyor. Öyle duyumlar alıyorum ki evleneceği kızın diploma notunu bile soranlar olabiliyor. Kaba olacak ama içimden “Yuhh” diyesim geliyor. Tabii eğitim bir şeylerin göstergesi, bir seviye ve tarz belirleyici unsur fakat bir şekilde öğrenim göremeyen ya da farklı şekilde öğrenim görmüş, açığı fazlasıyla kapatmış kişilerin durumu nedir? Matematik Mühendisi olup da insani ilişkilerden çakabilir insan di mi?
Bazen iki üniversite bitirmiş, diploma koleksiyonu yapan kişileri görüyorum, konuşuyorum, fakat diplomaların kağıttan ibaret olduğunu hayretle seyrediyorum. Sakın yanlış anlaşılmasın, bizler öğrenim görmüş vs. vs. almış insanlarız. Sadece bu konunun diploma notuna kadar önemsenmesi veya olmaz olmazlardan olmasını tasvip etmiyorum. Tabii ki denklik, seviye önemli. Konuşabilirlik, zeka seviyesi hatta espri yeteneğinin uyması vs. oldukça önemli.
Her zaman dillendirdiğim bir ifade güzellik peşinde olan mankenlik ajansına, diploma düşkünü olan da İstanbul Üniversitesi’nin kapısına gidebilir..
İtiraf etmek gerekirse, erkeklerin kadınlardan daha az şeye önem verdiğini düşünüyorum. Yani bütünüyle her iki tarafın istekleri de Ağrı Dağı’nı geçmiş durumda da
Kadınlar… Memnuniyeti zor ve kolay, bazen aşılamaz dağlar gibi duran, bazen su gibi akıp giden, bazen yanan mum gibi, hassas, acı ve tatlının arasındaki fark gibi bizi şaşırtan yüce varlık
Erkekler bizim gibi karmaşık değil. Daha düzler. Biz bu modeliz. Kabul edilsin ve rahatlanılsın isteriz. Erkekler bu gerçekleri kabul etmeli. Biz konuşmasak onlar hiç konuşmazdı, biz gülümsemesek onların hayatının ne anlamı olurdu. Neşelenmesek, hayatın kaçırılmaması gereken tatlarını nasıl anlarlardı di mi?
Rabbimiz öyle dengeli, öyle muhteşem ve birbirine uyumlu yaratmış ki hayran olmamak elde değil. Bazen, kadınların “bir daha dünyaya gelsem erkek olmak isterdim”, ya da erkeklerin “kadın olmak isterdim” diyerek şaçmaladıkları anlarda şunu diyesim gelir. Her iki cinsinde acizlikleri, üstünlükleri, zorlukları ve kolaylıkları var. Mevcut olduğumuz hal bizim için daha hayırlı olduğundan şimdi bu cinslerdeyiz
Bazı hasletlerin yaratılışımıza verildiği gerçeğini kabul edince rahatlıyor insan. Fakat abarttığımızda sorunlar peş peşe geliyor. İsteklerimiz; bitmez tükenmez gerçekler…
Bir kadına talip olduğunuzda, o doğacak çocuklarını bile planlamaya başlayabilir. Hele de görüştüğü eş adayına ısındıysa.
(Bir yazımızda sadece görüşme olaylarını yazmayı planlıyorum o zaman ayrıntılı aktarırız.)
İsteklere geri dönecek olursak.
İş, kazanç, memleket, görüntü…
“Ben çok şey istemiyorum” un ardındaki sorular. Nereli? İşi ne? Ne kadar maaşı var? Annesiyle mi oturacak acaba? Ama şimdi ben işimi bırakıp başka memlekete gidemem ki? Sarışınları sevmem, esmeler itici gelir, dişleri nasıl? Giydiklerine dikkat ediyor mu? Acaba şiveli mi konuşuyor? Kendi evi var mı? Arabası ne marka? Bu sorular çoğaltılabilir.
Burada iki cinsin de birbirine üstünlüğünü konuşmuyoruz. Bir cinsi yüceltmek niyetinde de değilim. Gerçekleri görmek ve gereksiz takıntılarımızı üzerimizden atmak. Hedefe daha hızlı yaklaşmak Bazen önemsiz ve basit bir konu yüzünden uzun yıllarımız heba oluyor.
Neyi yörüngene koyarsan çevresinde dolanırsın. Güzelliği koyarsan güzelliğin çevresinde, parayı koyarsan paranın etrafında döner durursun. Elde edince mutlu olur musun peki? Olursun ama geçici mutluluklar huzur vermez insana. Huzur ve mutluluk arasındaki en önemli fark budur.
Mutluluk geçicidir, huzur daimi. Sizi mutsuz edecek birçok şey vardır ama huzurlusunuzdur. Ve gerçek huzurlular Rabbiyle barışık olanlardır.
Yörüngesine gerçek sevgiyi oturtturanlar kıla, tüye, kağıda, masaya, mevkiye, memlekete takılmazlar. Aslolanın farkına varanlar bunlarla oyalanmazlar. Samimiyet işte burada devreye girer.
Şimdi şunu duyar gibiyim; hiçbir şeye de önem vermeyecek miyiz? Tabii ki vereceğiz, vermeliyiz de… Öncelikle değer verdiklerimiz, bizim değerimizi belli edecek.
“Başörtüsüne önem veriyorum ama markaya asla”
“Tanışabiliriz ama flört etmemeliyiz”
“Dini bilgin olabilir ama namaz kılmalısın”
“Yalan her zaman yalandır”…Dürüst olmak Müslümanın en belirgin özelliğidir
“Bana yaklaşırken kendini kandırma, Allah her zaman bizi görüyor”
Hayata bakışımız, davranışımız, duruşumuz, bizim için önemli olan konularda verdiğimiz tavizler, bazen en ufak sözlerimiz, kelimelerimiz bizi biz yapanlardır.
“Neden ve ne istiyorum” un cevabını kendi içimizde sorgulayıp dürüstçe verebiliyorsak ne mutlu bize. İnce ve en önemli ayrıntı; isteklerimizin şarta dönüşmemesidir. İllaki, muhakkak, kesinlikle kelimelerini bu konuda sözlükten çıkartmalıyız. Esneklik, şans verme, değerlendirmeye açık olma esas alınmalı. Kestirip atılmamalı. Ben doktor istiyordum, ben mühendis bekliyordum, ben manken gibi hayal ediyordum, endamı şöyle olsun, konuşması böyle olsun, diyerek yıllar geçiyor… İsteyelim, dua edelim fakat olmazsa olmaz, tavırlardan uzak duralım. Bazen bunlar da nasibimizi kilitliyor, engelliyor. Sarışında, esmerde ısrar ederken saçlarımızdaki beyazlar artıyor.
Bir kurbağayı öperseniz belki prense dönüşür demiyorum tabii ki sadece beyaz atlı prensi beklerken seyisle karşılaşabilirsiniz…
Abartılı güzellik ararsınız da, Allah sizi normal biriyle sınar. Mavi değil de, kahverengi gözlüye ısınırsınız… Ayrıca artık lens diye bir şey var
Bir sonraki yazımızda -adam kalmadı, evlenilecek kız yok- gibi cümleleri kurdurtan sebepleri yazalım diyorum…
Kısmetiniz açık ve yakınınızda olsun…
Sağlıcakla.

Evlenmeliyiz Ama Neden Hemen? Aile

27 Aralık 2013 Cuma

İki Dirhem Bir Çekirdek

http://imgim.com/30-10-201210-35-28.jpg


İki kardeş salonun ortasında bir sehpa üzerinde oyun hamuru yapıyorlar, ellerini kabın içine daldırıp, un ve suyu iyice yoğuruyorlar. Eller yapış yapış, üst baş un içinde, tabii etraf da… İkisi de çok mutlu, işin ilginç tarafı anneleri de en az onlar kadar mutlu. Bu uzun yoğurma eğlencesinden sonra dışarıdaki çamurda da oynamak istiyorlar. Anne neşeyle kabul ediyor. İki kardeş neşe içinde dışarıya koşuyorlar ve çamurda oynuyorlar. Sonra banyoya…

Evet, şaşırdınız biliyorum, bu kadarı da fazla. Bu anlatılanlar gerçek olamaz… Evin ortasında kirlenen ve ortalığı kirleten iki çocuk var. Bu durumdan mutlu bir de anne var. Bu ancak bir hayal olabilir ya da film… Evet, yanılmadınız bu geçen gün rast geldiğim Pepe çizgi filminden bir bölüm. İzlerken dedim ki bu bence büyüklere izletilmeli, çocuklara değil. Hangi çocuk Pepe ve kardeşi kadar şanslı olabiliyor ki? Neden yavrular Pepe’ye bu kadar hayran, şimdi çok iyi anladım.

Aslında çok basit görünürken, neden gerçek hayatta yakalanması zor bir kare diye çok düşündüm, rüyama bile girdi. Öyle zor bir hayat olmalı ki şu anda yaşanılan, şartların elverişsizliğinden anneler çocuklarına bu rahatlığı verememeli. Aksini ne zihnim, ne kalbim kabul edemiyor.

Mesela şöyle bir tablo olmalı: Evde sular, çeşmeler yoktur. Her yer soğuk, tek odada soba yanar.  Banyo soba başında bir leğende 15 günde bir, çamaşırlar ayda bir kazanlarda bahçede, dere ya da göl kenarlarında, en az üç, beş çocuk… Deterjan bulmak ne mümkün, en iyisi kül ya da kil… Bu durumda tabii insan çocuğu ve üstü başı kirlensin ister mi? Pepe’nin annesi şanslı. Evde düzgün bir banyo, su akan bir çeşme, üstelik sıcak su, ev sıcak… Kirlenen kıyafetlere gelince tam otomatik çamaşır makinesi hizmette, deterjan da var… Kim kaybetmiş de bulalım bu imkanları. Film işte, ne kadar da kolay herşey(!)

Biliyorum ki 4-5 yaşına gelmiş ve annesiyle kurabiye yapamamış çok çocuk var. Sebebini sorsanız anneye, “Her yer kirleniyor.” diyor. Parklarda su birikintilerine yaklaşmaması için yüzüne “Sakın ha!” diye parmak sallanan çocukların üstleri ıslanmasın, kirlenmesin derken oyun çağı geçiyor.

Artık çocuklar iki dirhem bir çekirdek geziyor. Anneler bir o kadar rahat, ama çocukların o gün biraz kirli olmaya hakları yok. Hiçbir çocuk bu kadar şıklığı hak etmiyor bence. Çocuk dediğin biraz dağınık, biraz da kirli olmaz mı? Çocuk üstüne başına dikkat edemez çünkü, etmemelidir. Onun keşfedeceği, dikkatini yoğunlaştırması gereken daha önemli şeyler varken, biraz dağınıklık, biraz kir çocuğa yakışır bile. “Aman üstüm kirlenmesin.” derse doğallığını kaybeder çocuk, kendi gibi davranamaz. Ya anneler?

Hangi evde, elde leğende yıkanıyor günümüzde çamaşırlar? Her bir lekeye ayrı bir deterjanı dökecek kadar bol keseden alışverişler yapılıyor. Artık neredeyse köylerde bile çeşmelerden güneş enerjisiyle sıcak sular akıyor. Bir düğme ile iki saate kalmadan bütün ev yıkanıp, süpürülüp temizleniyor. Peki, o halde derdi ne günümüz annelerinin?
Kendi rahatımıza hizmet etmek ve el aleme temiz, güzel görünme isteğimize karşı koyamayınca minnacık yavruları nasıl da harcıyoruz. Oysa her çocuk rahat olmak ister, varsın kıyafetleri kirlensin ama gözleri etrafta merakla yeni şeyler öğrensin. Pepe’nin annesi kadar rahat olamasak da, salonun değil belki ama mutfağın bir köşesine büyük örtüler sersek de ortalarında minik elleriyle sanatlarını icra etse yavrularımız. Her gün belki çok zorsa bile en azından bazı günler kirlenme lüksleri olsa da sokakta, parkta çamura bulanıp gelseler de o temiz banyolarımız ilk defa yavrularımıza hizmet etmemin mutluluğunu yaşasa. Ne kaybederiz? Zaman mı?

Neler için harcamıyoruz ki zamanımızı, çocuklarımızın sağlıklı gelişimi için daha çok zamana değmez mi? Hem de bu özverimizle  çocuklarımızın en güzel çağlarında kazandıkları yetenekler, mevsiminde yenen meyvenin tadı kadar kalıcı olacak dillerinde.

O kadar çok anne var ki temizliğe, titizliğe her şeyden çok önem veren… Çocuklara bunun baskısını yapmadan ve “Dur, yapma!” demeden önce, ellerini vicdanına koymaya ve kendi rahatlıklarını biraz olsun kenara bırakabilmeye davet ediyorum anneleri. Göreceksiniz, izin vermek engellemeye çalışmaktan daha kolay olacak. İçinizde keyifli bir huzur, yavrunuzun yüzünde hoş bir gülümseme… Yüreğini saracak bir sıkıntı ve pişmanlığın yerine bunu kim istemez ki?

GONCA ANIL

27 Haziran 2013 Perşembe

Kadın ve Süslenme Sema Maraşlı


Kadınların erkekleşmesi konusu ile ilgilendiğim günden beri  kadınların süslenmesi mevzu ilgimi çekiyordu ve araştırıyordum. Kadını erkekten ayıran en belirgin özelliklerden birisidir süslenme. Geçen aylarda Fatih’te İnkilab (sonu b ile olan p ile değil) kitapevinde aynı zamanda kendi yayınları “İnkilab Yayınları”ndan “Hz. Peygamber Devrinde Kadınların Süslenmesi” isimli kitabı görünce hemen aldım. İlahiyatçı yazar Fatımatüz Zehra Kamacı tarafından yüksek lisans tezi olarak yazılıp kabul görmüş bir kitap. Peygamber dönemi hanımların süslenme konusunu her yönden ele almış. Ben kendi adıma çok şey öğrendim, okunmasını tavsiye ederim.
Öncelikle Rabbimiz süsü seviyor. Kainatta çiçekleri, böcekleri, yeryüzünü, gökyüzünü, her şeyi süslemiş. İnsan cinsinde de kadını süslü yaratmış. Kadın ve süs konusunda kafamızda genel olarak şöyle bir algı var. İlim ehli, dindar kadın ağır başlı, sade ve süssüz olur. Ne kocasına süslenir ne de diğer kadınların yanında süslü olur. Bir kadın süslü ise onu daha dünyaya ait görürüz. Oysa Peygamberimizin eşlerine ve sahabe hanımlarına baktığımız zaman bunun hiç de öyle olmadığını görüyoruz. Bizim nesil ve önceki nesil tesettüre dikkat edelim derken süs konusunu çok ötelemişiz. Günümüz genç kızları ve hanımları ise her ne kadar dışarıda süslü olsalar da evde genellikle kendilerine dikkat etmiyorlar.
Kadının fıtratında süslenme ve kendini beğendirme arzusu var. Fakat bu arzu bizim toplumumuzda kız çocukları küçük yaştayken bastırılıyor. Kız çocuğu süslenmek ister; annesinin ayakkabılarını giymeye çalışır, boyalarını sürmeye çabalar, engel olunur. Geçenlerde bir anne şöyle bir soru sordu: “Üç yaşında kızım süslenmek istiyor fakat ben korkuyorum bu yaşta süslenirse ilerde ne olur?” diye. Merak etmeyin ilerde kötü bir şey olmaz; tam aksi süs arzusu dengeli bir şekilde yol almış olur. Kız çocuğu elbise etek giymek ister aman pantolon daha rahat diye pantolon giydirilir. Çocuk pantolon giymeye alışır. Yavaş yavaş büyüdükçe fıtratı bozulmaya doğru gider ve süslenme arzusu başka yönlere kaymaya başlar.
Bizim kadınlarımızın çoğunda aşırı bir şekilde evini süsleme merakı var. Her eşyanın en iyisi, en kalitelisi ve gösterişlisi olsun istenir. Salonlar müze gibi kullanımı zor; fakat gösterişli eşyalarla doldurulur ve kapısı kapanır misafirden misafire açılır. Kimilerinde aşırı bir temizlik merakı vardır. Sürekli ev temizler, lavabo ovar, cam siler. Kimin de abartılı bir yemek yapma hevesi vardır. Her gün çeşit çeşit yemek yapar, börek açar, mantı yapar. Fakat süslenmeye gelince evden çıkarken kendini gösterir; kadınlarımız düğünlerde, bayramlarda, günlerde ne giyeceklerini ne takacaklarını şaşırırlar.
Galiba küçük yaşta bastırılan süslenme ve beğenilme arzusu eşyada kendini gösteriyor ve gösterişe dönüşüyor.
Öncelikle şunu kabul edelim. Bizim kültürümüz kadın yetiştirmiyor. Bizler askere gidecek er gibi yetiştik. Ne kadın olmak ne de karı-koca ilişkisi ile ilgili bir hanım neleri bilmeli hiç birini öğrenmedik. Ne öğrendiysek deneme yanılma yoluyla ya da kitaplarla. Bize kadınlık adına öğretilen; ev işi, temizlikten başka bir şey değil. Biz de bunları öğrenince kendimizi kadın zannettik.
Arap kültürü kadın yetiştiriyor. Kız çocukları küçük yaştan itibaren annelerini ve etraftaki kadınları gözlemleyerek, süslü giyinerek, onları modelleyerek büyüyorlar. Bir Arap genç kız ergenlik yaşına geldiğinde bir kız kocası için nasıl süslenmeli, nasıl giyinmeli, erkeğe nasıl davranmalı, erkek sinirlenirse nasıl yatıştırmalı, bunları öğrenmiş oluyor. Bütün bu süslerin yanında onlar kafaları boş hanımlar değiller; gayet takvalı, bilgili, ilim ehli hanımlar. İlmin ve süsün bir arada olabileceğini gayet güzel gösteriyorlar.
Bizim dini kitaplarımızda başta Hz. Aişe’nin olmak üzere Peygamberimizin eşlerinin ve sahabe hanımlarının mücahide yönleri anlatılır; fakat onların kadın olarak nasıl kadınlar olduğu, nasıl eşler olduğunu pek anlatılmaz. Bu yüzden “Hz.Peygamber Devrinde Kadınların Süslenmesi” kitabı sahabe hanımları ile ilgili bilmediğimiz yönleri çok iyi anlatmış.
Kitapta Peygamberimiz dönemindeki hanımların: Saç temizliği, bakımı, saç boyası, yüz bakımı, göz makyajı, diş bakımı, vücut temizliği, koku sürme, el ve ayak bakımı, kıyafetlerde boya, süs, desen ve kadınların kullandıkları takılar ile ilgili bilgiler var.
Öncelikle Peygamber Efendimiz hanımları süslenmeye teşvik etmiş. Kitabın bütünlüğüne bakınca iki sebep öne çıkıyor. Peygamberimiz hem kadınların fıtratlarının bozulmaması ve erkekleşmemeleri için süslenmelerini istemiş hem de kocalarına güzel görünmeleri için. Bu yüzden kadın evli olmasa bile ev içinde süsüne giyimine dikkat etmesi gerekiyor. Evli ise zaten süslenmesi emredilmiş.
Yakın zamanda yazdığım bir hadis-i şerîf vardı bu konu ile çok alakalı olduğu için tekrar yazacağım, tekrarda fayda vardır. Allah Rasulü şöyle buyuruyor “Allah’(c.c) a ve âhiret gününe iman eden bir kadının ölü için üç günden fazla yas tutması helal değildir. Sadece kocası için dört ay on gün yas tutar.” (Buhari, Cenaiz 31- Talak 46)
Peygamberimizin hanımı Ümmü Habibe, babası Ebu Süfyan vefat ettikten sonra ve yine hanımı Zeynep binti Cahş kardeşi vefat ettikten üç gün sonra güzel koku sürünüp “Canımız istediği için değil fakat Allah resul’ü böyle emretti” deyip yukarıdaki hadis-i şerîfi nakletmişler.
Peygamberimiz biata gelen bir kaç hanımın biatlarını ellerinin bakımsız olması ve erkek eline benzemesi yüzünden almamış, hanımlar gidip ellerine bakım uyguladıktan sonra gelmişler. (Bir ilahiyat tezi olması hasebiyle kitapta bolca dipnotlarda açıklama var ve hadislerin kaynakları tek tek belirtilmiş.)
Bir keresinde de Peygamberimiz ona bir şey uzatan bir hanımın verdiğini almamış.
“Bu kadın eli midir erkek eli midir?” diye sormuş. Kadın: “Kadın eli ya Rasulallah” dediğinde
“Öyle olsaydı tırnaklarına kına sürerdi.” diye cevap vermiştir.
Hz.Aişe biat esnasında kadınların el ve ayaklarını desensiz şekilde boyayacakları konusunda söz verdiklerini ifade etmiştir. Görünen yerlerde kına yakarken dövme gibi desenler yapmak yasaklanmış. Kadınlar açıkta görünen yerlerine desensiz boya; el, yüz ayak dışında görünmeyen yerlerini desenler yaparak boyamışlar.
Hz. Aişe Hz. Peygamberin hanımlardan ellerini erkek eli gibi kurutmamalarını istediğini bildirmiş. Peygamberimiz bir hanıma ellerine boya sürmezse elinin sertleşeceğini söylemiş.
Başka bir misal: Hz.Peygamber biata gelen ve ellerine boya kullanmayan kadına bunun nedenini ve evli olup olmadığını sormuş. Kadın evli olduğunu söyleyince boya kullanmasını söylemiş ve şu tespitte bulunmuş. “Kadın boya kullanırsa bekarsa kısmeti açılır, evliyse eşinin beğenisini kazanmayı amaçlar.”
Kadınlar o dönem el ve ayak bakımı için süt, hurma, vers, safran gibi maddelerden el ve ayakları yumuşatıcı doğal kremler yapıp kullanıyorlarmış.
Hz.Peygamber ısrarla kadınlarla erkeklerin hal ve hareketlerle giyiniş tarzı ve benzeri hususlarda birbirlerine benzememelerini kuvvetle vurgulamış. Bu uyarılar neticesinde altın, ipek, kırmızı ve koyu tonda sarı renkli elbiseleri erkekler kullanmayı bırakmışlar.
Peygamberimizin hanımları evlerinde daha çok pembe ve kırmızı tonlarda elbiseler giyiyorlarmış.
Ümmü’l Âliye bin Eyfa çeşitli sorular sormak için Hz.Aişe’nin yanına gidiyor. Hz.Aişe’nin üzerinde açık kırmızı renkte bir elbise olduğunu anlatıyor. Tam ayrılmak üzere iken Hz. Aişe “Hanımlara eşlerini ihmal etmemeleri” konusunda uyarıda bulunuyor. Bahsi geçen uyarıyı yaparken Hz.Aişe’nin üzerinde kırımızı elbise olduğunun belirtilmesi Hz Aişe’nin sadece sözleri ile değil giydikleri ile de süslenme konusunda örnek olduğunu gösteriyor.
Hanımlar süslenmeyi sadece evin içinde yapmamışlar. Sefere çıkarken, hacca giderken de tesettürlerinin içinde süsü ihmal etmemişler. Hemen herkes bilir teyemüm âyeti bir seferden dönerken Hz.Aişe’nin gerdanlığının kaybolması sebebiyle susuz bir yerde olduklarından gerdanlığın aranması sırasında abdest alacak su bulunmaması sırasında inmiştir.
Hz. Aişe hanımların hac için Mekkeye giderken alınlarına sük denilen bir koku sürdükleri ve yolculuk sırasında sıcağın etkisi ile kokunun yüzlerine aktığını anlatıyor. Boya yüzüne akan Hz.Aişeye Peygamber efendimizin “Esmercik!” diye hitap ettiği, yüzünün renginin güzel olduğunu söylediğini rivayet edilmiş.
Yüzlerine renkli kokular sürüyorlar. Zaten koku ayrı bir kültür. Sürmelerinin içine bile koku katmışlar. Saçlarını yıkadıkları ve taradıkları suların içine güzel kokular katmışlar. Elbiselerinde kokular var fakat bu kokular üzerine su serptiğinde yayılan kokular. Koku konusunda Hz.Peygamber “Evden çıkarken kadınların erkekleri etkileyecek keskin ve etkileyici kokular kullanmalarını yasaklamış.”Kadınlar dışarıya yayılmayan hafif kokuları hep kullanmışlar.
Sürme kullanımı ayrı bir öneme haiz kadınlar arasında. Sürme kullanmayan kadınlara “merha” deniliyor. Hz. Aişe Hz. Peygamberin gözlerine sürme çekmeyen hanımlarla (merha) ilgili düşüncelerinin olumlu olmadığı ifade ediliyor. Hz. Peygamber hanımlara özellikle “İsmit sürmesi” tavsiye ediyor ve “görmeyi kuvvetlendireceğini ve kirpikleri gürleştireceğini” söylüyor.
Sürmenin dışarıda kullanılıp kullanılmayacağı konusu benim uzun zamandır araştırdığım bir konu. Çünkü evde sürme çekince dışarı çıkınca da gözde kalıyor. Dışarıda caiz değilse evde de kullanamıyorsunuz çünkü ne zaman dışarı çıkacağınızı bilemezsiniz. Ben sürmeyi yasaklayan hiç bir hadis-i şerîfe rastlamadım. Kitapta bu konu ile ilgili bir fetvalara yer verilmemiş fakat kocası ölen kadınların sürme çekmek için Hz. Peygamber’den izin istemelerine bakarak sürmenin dışarıda kullanıldığı ortaya çıkıyor. Kocası ölen kadını hiç bir erkek görmeyecekse sürme niçin yasaklansın?
Ümmü Seleme’nin eşi vefat ettiğinde Hz.Peygamber sürmeyi terk etmediğini görünce uyarmış ve sadece gece sürebileceğini gündüz sürmemesini söylemiş.
Fakat buradan kimseye fetva vermiş durumda kalmayayım konu ile ilgili bilgi sahibi olan ilahiyatçılarımız bizi bilgilendirsin.
Takı konusu ayrı bir öneme haiz Arap hanımlarında. Hanımlar küpe, kolye, bilezik, el ve ayak parmaklarına yüzük ve ayak bileklerine bileklik ya da halhal kullanılıyordu.
Halhallara ses çıkarsın diye taşlar takılıyormuş, ayak yere vurularak dikkat çekerek yürünüyormuş bu yasaklanmış.
Altın takılarla ilgili Hz.Peygamber ara ara hanımları uyarmış. Bazı hadis alimleri bu konuya Müslümanların ekonomik olarak sıkıntıda oldukları dönemde altın takıların yasaklandığı sonra kadınlara serbest bırakıldığı şeklinde bir açıklama getirmişler. Bazı alimlerde kadınların altının zekatını vermeyi unutmaları halinde vebali yüzünden kadınlara peygamberimizin altın yerine gümüşü sarartıp altın gibi kullanmalarını tavsiye ettiği açıklamasını getirmiş.
Bir seferinde Hz.Peygamber kadınlara altın takı kullanmamaları yönünde telkinde bulunuyor. Bir hanım “Altın takmazlarsa eşlerinin onları beğenmeyeceğini” söylüyor. Peygamberimiz bu sözler karşısında gülümseyerek “Gümüş takıları safranla sarartarak” kullanmalarını tavsiye ediyor.
Arap hanımları midyelerden, deniz kabuklarından, inci ve mercandan ve değişik taşlardan, bitki tohumlarından, olgunlaşmamış hurmaya varıncaya kadar pek çok malzemeden takılar yapıp kullanmışlar. Ayrıca ticaret yoluyla gelen fildişi, kaplumbağa kabuğu ya da hayvan boynuzlarından yapılan bilezikler, kolyeler, küpeler kullanmışlar.
Hz. Peygamber biat için gelen Ümmü Sinan el-Eslemiye isimli bir hanıma deri parçasından dahi olsa bileğine bir şey takması gerektiği şeklinde bir uyarıda bulunmuştur.
Ümmü Fadl’ın Enes bin Malik’e sorduğu soru kadınların takı kullanmasına ne kadar önem verildiğini çok iyi anlatıyor. Ümmü Fadl: “Bir kadının kolye takmaksızın namaz kılıp kılamayacağı” soruyor. Enes bin Malik: Hz. Peygamberin tavsiyesine uygun olarak kadınların deriden dahi olsa takı kullanılması gerektiğini ifade ediyor.
Takıların süslenme dışında kadın ve erkeği dış görünüş olarak birbirinden ayıran unsurlar olduğu görünüyor.
Hz. Peygamber kızı Fatıma için hayvan mafsallarından bir kolye ve fildişinden bilezik sipariş etmiş. Hz. Aişe’nin üzeri altınla süslenmiş iki gümüş bilezik kullandığı anlatılıyor. Ayrıca kitapta diğer eşlerinin kullandığı takılarla ilgili bilgiler var.
Mekke’ de ve Medine’ de kuaför hanımlar var. Hz. Haticenin kuaförünün adı Ümmü Züfer. Bunun dışında Medine’de başta Ümmü Rile olmak üzeri mâşita denen gelinleri ve hanımları kocaları için süsleyen saç ve vücut bakımı yapan hanımlar varmış.
Kısacası Hz. Peygamber döneminde canlı ve renkli bir süslenme kültürü varmış. Bizim de onları örnek almamız gerekiyor. Seminerlerimde hanımlara soruyorum:” Kaç hanım akşam kocasını saçını başını tarayıp, bir sürme çekip, güzel bir elbise ya da etek giyerek hoş bir hal ile karşılıyor?” dediğim zaman beş yüz kişilik salondan on ya da on beş kişi ancak çıkıyor.
Neden acaba? Erkekler için görselliğin önemli olduğunu biliyoruz da hâlâ neden her gün kocalar eşofman üstü tişörtle karşılanıyor? Tamam ev işi yaparken rahat kıyafet de koca gelecek zaman kıyafet değiştirilemez mi? Her gün olmasa bile hiç olmazsa haftada üç dört gün süslenip koca güzel bir şekilde karşılanamaz mı? Komşumuz dahi haber verip geldiğinde üzerimize çeki düzen veriyoruz da kocaların komşu kadar kıymeti mi yok? Ya da ele güne, düğüne, bayrama, dışarıya çıkarken süsleniyoruz da kocaların el gün kadar değeri mi yok? Yoksa süslenmenin ne kadar önemli olduğunu mu bilmiyoruz?
Bunun için illa ki evli olmak gerekmiyor. Bekarların da kendini kadın hissetmek için süslenmeye kıymet vermesi gerekir. Kız çocuklarımızı küçükken güzel giydirmeye çalışmalı, elbise etek giydirmeye gayret etmeli, süslenme arzularını bastırmamalıyız, diye düşünüyorum.
Velhasıl kadın ve süslenme konusunda daha fazla bilgi sahibi olmak isterseniz “Hz. Peygamber Devrinde Kadınların Süslenmesi” kitabını tavsiye ederim.
www.cocukaile.net  Sema Maraşlı
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...