çocukaile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çocukaile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Haziran 2014 Çarşamba

Hesabı Var


Bizler ne çok seviyoruz çocuklarımızı, her şey onlar için… Bütün çabalarımız, para kazanalım diye koşturmalarımız, kredi ödemelerimiz, hep onlar için… Evi temizliyoruz ee onlar için… Kah işte, kah evde hep onların düşüncesiyle meşgulüz. Sorsalar hiç düşünmeden hepimiz onlar için canımızı veririz. Bu hepimiz için çok kolay, bir an bile gözümüzü kırpmadan yaparız… Ama asıl olması gereken onlar ile yaşamak, onların yaşamasına fırsat vermek değil midir? Biz yaşıyoruz da, onlar gönüllerince yaşayabiliyorlar mı acaba? “Hayır, olur mu biz onlar için her şeyi yapıyoruz karnı tok, sırtı pek.” mi diyorsunuz? Bu mudur bir evlada anne babalık yapmak.

Aç insanın doyacağı bir lokma ekmek, her yerde bulunur, zaten Allah “Herkesin rızkını veririm.” demiyor mu?Bir ağaç kovuğu da onları soğuktan korur. Peki, o halde nedir bizim kucağımızda olmalarının nedeni? O yavrular seçmedi bizi “sen annem ol, sen babam ol.” diye. O yavrular istemedi… Bizim istememiz de değildi asıl geçerli olan. Yüce Yaratıcı’nın istemesindeydi asıl sır. O bir kulunu yetiştirmeyi murat etti ve başına rehberlik etsin diye bizleri koydu…

Ya bizler, ne yapıyoruz? Onlara hayatın zorluklarına karşı rehberlik edebiliyor muyuz? Ne güzel söylüyor Adem Güneş: “Anne babanın görevi çocuğunun kalbini dinlendirmektir.” … Sizce ne kadar dingin yavrularımızın kalpleri? Bir böcekle göz göze gelmeye fırsatları var mı, bir lokmayı ağızlarında hissetmeye zamanları var mı? Yoksa misafir gelecek diye onlarla geçirecek vakit mi yok, işlerimiz başımızdan mı aşkın? Sadece onlar için çabaladığımızı söylerken, çocukluklarında ruh ruha olamadığımız yavrularımız büyüdüklerinde neyle mutlu olacaklar?

Çalışan anne işten güçten yorgun, evdeki anne de ev işiyle gezmelerle yorgun… Babalar kumandaları tuttukları kadar yavrularına dokunuyorlar mı acaba?

Sadece beş vakit namaz bizi inanan yapıyor mu, bir kuru “Elhamdülillah” la kurtulabilecek miyiz şükretmemiz gerekenlerin sorgusundan? Gitmesek de görmesek de bir öbür tarafın olduğuna inanıyorsak… Sorgu melekleri gelip de başımıza, bütün defterleri taradığında, bir film şeridi gibi yaşadıklarımız ortaya döküldüğünde, Rabbimiz sormayacak mı? “Emanetlerime ne yaptınız ?”

“ Ben beş vakit namazımı kıldım, kalbim de temiz, e orucum,zekatım, hepsi tam” … Eee… O zaman neden sosyal bir varlık olarak yaratıldık, neden evlendik, neden aile kurduk? “Bunlar benim çocuklarım, matematiği süper, çizimi harika, mühendis, doktor oldu…” diye övünmesine gelince en âlâ anne baba oluyoruz, koltuklarımız kabarıyor. Peki, iş hakkını vermeye gelince ne durumdayız?

Hazin bir ev manzarası… Öyle herkes farklı bir odada, anne dizi, baba haber, çocuk çizgi film izliyor.. Ne büyük bir faciadır bu kopukluk. Şimdi gündemden haberdar olmak için, her kanalda ayrı ayrı haberleri dinlerken belki dünyadan haberdar oluyoruz da, ilgisiz bıraktığımız çocuklarımızın elden uçup gidişine bihaber kalıyoruz… Dünyayı bilsek ne yazar?

Saygıya ne çok önem veriyoruz… Tabii haklıyız anne babaya saygı duyulmalı, o kadar emek veriyorken hem de… Peki, biz daha üç beş senedir dünyada olan yavrularımıza ne kadar saygı gösteriyoruz? Elinden tutup koştururken, “Baba, karınca yuvası…” dediğinde, “A dur, bakalım.” deyip yere eğilecek kadar baba mıyız, yoksa “Sırası mı şimdi karıncanın…” deyip bir yerlere yetişme telaşında mı?

Öyle boyumuzla posumuzla anne babalık olmaz… Önemli olan ne kadar onların boyuna inebildiğimiz… Gözleriyle aynı seviyede olabilmek için ne kadar zaman diz çöktük çocuklarımızın yanına? Bir çiçeği koklayabilmek için onlarla birlikte ne kadar yerlere uzandık, bir karınca yuvasının başında ne kadar küçücük kalabildik?

Anne babalık büyüklükten kurtulmak, nefsimizden arınmak için ne büyük bir deniz… İçinde yıkanıp bütün benliğimizden arınma zamanı… Bir çocuğun seviyesindeyken büyüklük duygusu gelmez insana…” Ben şuyum, ben buyum.” demekten sıyrılır insan, bir çocukla aynı hizadayken…
Sahip olduğumuz her nimet gibi, anne baba olmanın da hesabı var… Yavrularımız büyüyor, bizler hızla yaşlanıyoruz. Ne zaman yavrularımızla gerçekten ilgileneceğiz?


12 Mayıs 2014 Pazartesi

Mümin erkekler genç kız gibi adamlar! Yani mahcup adamlar olması lazım!


Engin Noyan ve Sevda Noyan geçtiğimiz haftalarda Moral fm ‘deki radyo programıma konuk oldular. Profil yayınlarından çıkan kitapları Şapka’yı konuşurken , söz çiftin evliliğine ve evliliklere bakış açılarına da geldi. Uzun ve hoş  bir sohbetin özellikle bu kısmını çocukaile.net okuruyla paylaşmak istedim. O sebeple bir röportajdan daha çok samimiyetle yapılmış bir sohbetin yazıya dökülmüş halini okuyacasınız. Bu konuda projeler ,üreten,sıkça konuşan çiftin söylediklerinin çok önemli ve üzerinde düşünülmesi gereken  şeyler olduğunu düşünüyorum. Bakalım siz ne düşüneceksiniz?
  

 Hikayelerinizin ortak bir tarafı var elbette ama evlilik dediğimiz şey ortak bir hikayeden çok daha başka şeyler istiyor nihayetinde. Nedir sizi bir arada tutan şey?
Engin Noyan;  Sevda nın beğendiğim çok güzel bir tanımı var ; “Hayat arkadaşlığı” . Evlilik bir dava için, beraber cennete gitmek için, bir mümine ile bir mümin ile birlikte olmaktır. Ve biz birbirimizin velisi olan insanlar olarak hayatımızı sürdürüyoruz, hedefimiz bu. Amacımız birlikte iyi müminler yetiştirmek, nesiller yetiştirmek. Böyle olunca evlilik ciddi anlamda başka bir zemine oturuyor. O zaman saçma sapan kırılganlıklar ortadan kalkıyor. Kavga sürtüşme olmuyor, çünkü ortak zeminin aynı .
Sevda Noyan:Hayat arkadaşı söyleminin gerçekten Türkçenin en iyi tabirlerinden biri olduğunu düşünüyorum.  Çünkü bu işin hastalığı var,  yaşlılığı var,  zenginliği var, fakirliği var . Yola çıktığınız insanın elinden tuttuğunuz anda her zaman o eli tutacak mısınız ? Elbette ki hiç kimsenin evliliği dört dörtlük olması mümkün değil. Allah Resulü(s.a.v)nün evliliklerine baktığınız zaman bize oradan bir çok örnek çıkacaktır.
E.N: En azından evliliğin dört dörtlük bir şey olmayacağı ortaya çıkıyor.

Sevda Noyan: Benim bu konuda çok eskiden beri söylediğim bir tarif vardır. Ben evliliği bir limited şirketi gibi anlatıyorum. Limitet şirkette ortaklar var.Diyelim ki İki ortaklı bir şirketsiniz. Şirkette birisi kazanırken diğeri kaybedemez. Ya ikisi de kaybeder ya ikisi de kazanır. Onun için bir rekabet ortamı oluşmaması gerekiyor. Evliliklerdeki, en büyük yanılgı budur. Bu da maalesef ki özellikle kız anneleri tarafından zaman içinde, çocuklarına verilmiş  “Aman kızım benim gibi olma”telkini yüzünden oluyor .
Çok sevdiğim bir asistanım vardı cahiliye hayatımda çalışırken. Bu kızcağız iş hayatında çok hırslı bir kızdı. Zaman içinde yollarımız ayrıldı. Sonra  ne yapıyor o arkadaş diye sorduğumda  “Bilmiyor musun!  Üç tane çocuk doğurdu, kocasının da durumu fena değil, Beykoz taraflarında bir ev aldılar bahçe içinde. Organik tarım yapıyor. Bütün gün ayağında şalvar, terlik dolaşıyor.” Dediler. Bu kız yurt dışında eğitim almış doktora yapmış bir kız, çocuklarını toprakla birlikte yetiştirmeye çalışıyor.  Şimdi bizim dindar kızlarımıza böyle bir hayatı yaşatmayı bırakın hayal bile ettiremeyiz.
- Çok seküler bir yaşam mı  bizimki?
Engin Noyan: Dönüp döndürüp aynı şeyi söylemek zorunda kalıyorum ne yazık ki. Bizim şu anda Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan, Türkiye Cumhuriyeti misakı milliye hudutları içinde, tahrif edilmiş misakı milliye hudutları içinde yaşayan mümin Müslümanların bir paradigma problemi var. Bir değer yargısı problemi var. Biz değerlerimizi seküler dünyanın değerlerinden alıyoruz, İslam dünyasından almıyoruz. Tamamen yanlış yani …
-Ben cahileye döneminde pek çok “izim”le buluştum. Sosyalizm, kominizim ve feminizm diyorsunuz.  Engin Bey ile ilişkinize bakınca hiç böyle bir durağa uğramış gibi değilsiniz?  Nasıl mümkün oldu bu?
Engin Noyan: Mümine bir hanım için feminizm diye bir şey olabilirmi?
Sevda Noyan: Aslında yaşadığım, gerçekten şanssız bir evliliğin  neticesiydi.Kader diye bir derneğin kurucu üyelerinden biriydim. O dönemlerde de hep  bu erkekleri kim büyütüyor, bunlar paraşütle mi atılıyor. Biz burada erkeklerden şikayet ediyoruz ama bunları yanlış yetiştiren yine biziz derdim. Evdeki adaletsizlik, evdeki yaşanılanlar çocuklarımızı yeterince bu anlamda geliştirmiyor. Çocuklar farklı bir şekilde yanlış yetiştiriliyor. Artık bir Müslüman bir mümine bir hanımın asla feminizme ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum. Çünkü feminizmin sözde sağladığı ayrıcalıkların çok daha fazlasına zaten sahibiz. Ama bunu kullanıyor muyuz ya da bu kullandırılıyor mu o konuda tabi ciddi bir sıkıntı var. Çünkü ayetlerle  ilişki yeterince sağlıklı olmadığı için dindarların sorunları değişmiyor ne yazık ki.

En son Almanya da kitap fuarındaydık hoş bir mümine bir hanım geldi belli ki sıkıntılı.  Abla ne olur bir kahve içelim çok canım sıkılıyor dedi.Sohbet sırasında kendinden bahsetti. Dört çocuğum var,  eşim hiç hoşlanmıyor bu tür şeylerden ,onu getiremiyorum böyle yerlere, ortak hiçbir şey yapamıyoruz diye yakındı.  Niye her şeyi birlikte yapmak istiyorsun, senin buraya gelmeni engellemiyor, cebinde kitap alacak paran var , sana eziyet  etmiyor. O da belki balık tutmaktan hoşlanıyor.Bence evliliği bence iyi formüle etmek gerekiyor. Tabiki ortak yapmak istediğiniz şeyler olabilir. Ama aklını iyi kullanan hanımın evliliğinin kötü olacağını düşünmüyorum. Tabi karşısındaki kişi belirli ahlak normlarının dışında değilse, rahatsız değilse…


Engin Noyan: Kadın sahip olduğu İslam’ın ona verdiği bütün özgürlük ve ayrıcalıklarla  evini geçindirmekle mükellef olan , erkeği rahatlıkla yönlendirebilir istediği gibi. Yuvayı kuran kadındır erkek değil, erkek sadece onun yakıtını sağlar.

Sevda Noyan: Günümüzdeki en büyük problemlerden bir tanesi, kızacaklar belki anneler bana ama, annelerin kendi yaşayamadıkları her şeyi projeksiyon yapıp çocuklarında,kızlarında, yaşamak istiyor olmalarıdır. Evliliği götürmek içinde pek çok neden var, bozmak içinde … Siz nerden bakıyorsunuz önemli olan bu. On beş  yıllık evliliğini bitirmeye karar veren bir arkadaşımla bir araya geldik. Aldım kalem kağıt “hadi eşinin kötü ve iyi özelliklerini yazalım” dedim.  Kötüler den başladık. Sonra iyileri yazmaya başladı.İyiler iki kat fazla çıktı. Tekrar evine döndü. Onun için nereden baktığımız önemli.

10 yıl falan oldu Ankara İlahiyatın bir organizasyonuna katıldık. Otelde kaldığımız süre zarfında Engin Bey ile  görev dağılımı yaptık. Açık büfe kahvaltı yapıyoruz. Eşimin ne yiyip ne yemeyeceğini bildiğim için” ben sana getiririm” dedim. Aldım ikram ettim, kahvesini çayını getirdim. İkinci günün sonunda kamptaki hanımefendiler “ biz sizinle kahve içmek istiyoruz, sizden şikayetçiyiz dediler. Ben de şaşırdım “ Nasıl yani ? Bir saygısızlık mı yaptım ne oldu? “ Yok sizi,  eşlerimiz bize gösterdiler “Bakın Münib Engin Noyan ‘ın hanımı ona ne kadar güzel hizmet ediyor. Siz hiçbir şey yapmıyorsunuz bir de bize laf ediyorsunuz. Dedim ki “ Hanımefendiler  İslam’ı yaşamaya başlayalı henüz 4-5 yıl oldu. Hepiniz ilahıyatlısınız, bu işin her şeyini biliyorsunuz. Ben cennete kısa yoldan gitmek istiyorum, siz dolanmak istiyorsanız bunu bilemem . Ne alakası var?”dediler. Çok alakası var; ben bir evliliğin, karı kocanın cennete gitmek için birer vasıta olduğunu düşünüyorum. Önce birlikte yaşadığınız kişi sizden razı olmalı. Diye yanıt verdim.
Ben bunu başkaları için yapabiliyorum, eşime bir çay götürmüşüm ne olur ? Özel sektörde yıllarca çalıştım üst düzey yönetici olarak. Çay da götürdüm, ikram da yaptım . Müşteriniz ya da yöneticiniz  size saygısızca laf ettiğinde bile sineye çekmek zorunda kalıyorsunuz.
S.N: Bir hırs var karı koca arasında ben anlayamıyorum.
- Birde beklentilerimiz mi çok yoğun acaba?
Engin Noyan: Öyle forme ediliyor, paradigma meselesine geliyoruz gene hep aynı yere geliyoruz.
- İdeal erkekler ideal kadınlar resmi değil mi?
Engin Noyan: Kim bunlar ? Bir kadın için kocasının mümin bir adam olmasından daha önemli ne olabilir? Mümin adam zina etmez, haramın hayatında izi yok, yalan söylemez, temizdir, düzgündür, efendidir, eve bakmak zorundadır, evin afiyeti ile o ilgilenmek zorundadır. Harama bakmaz kafasını önüne eğer.
Sevda Noyan: Böyle bir tarife uyan mümini bulmakta öyle çok kolay bir şey değil.
Engin Noyan: Kötü örnekler beni ilgilendirmez beni mübarek Kuran’ın normları ve Hz  Peygamber (S.a.v)in hayatı ilgilendirir.Mümin erkekler genç kız gibi adamlar . Yani mahcup adamlar olması lazım. Bir mümine kadın acaba benim kocam yan gözle şuna baktı mı diye düşünmemeli bile. Nasıl bakacak adam,ayeti kerime bomba gibi duruyor orada. (Nur Suresi 30.ayet)
Mübarek Er-rum suresinde Rabbimiz bunu çok net anlatır  “Aranıza rahmet koyar” diyor ve “sevgi koyar” bunu yapan Allah celle şanuhü , başkası değil. Sen sevmiyorsun, Allah sana sevdiriyor onu.
Sevda Noyan: Bununla ilgili komik bir anımız var anlatayım onu da. Ben ilk tesettüre girdiğimde ve yeni evlendiğimiz dönemde İzmir’de çocukluğumun geçtiği köye gitmiştik. Benim çocukluğumu bilen bir hacı teyzem var kızları da benim çok yakın arkadaşım.Engin ben denizden çıkarken bana güzel iltifatlar etti . Ben de sonrasında  hacı teyzenin yanına gittim ne yapıyorsun? dedim “Evladım mucizenin sonu yok, bu adam seni hangi gözle görüyor” dedi. O söylediği sözlerin karşılığı tabi ki olmayabilirim abartmış büyük ihtimalle.
Aslında ben hep kadınlara yükleniyormuşum gibi gelebilir hanımlara . Akıllı olan bir kadının hem çocuklarını, hem de hayat arkadaşını en iyi şekilde yönetebileceğine inanıyorum ben. Ama bizde israf var , özellikle zaman israfı.  Hanımefendilerin zamanlarını hem kendileri için hem de çevreleri için yeterince iyi kullandıklarını düşünmüyorum.
Engin Noyan: Kocaları için kullanmıyorlar, zavallı adamlar ya.
Sevda Noyan: Çevre derken ilk sırada kocası geliyor, çocuklar içinde. Çok ciddi olarak 28 Şubat tan sonra şunu gördüm. Sokaktaki hayatı, hayat zanneden müminler çok var etrafta. 20 yıl geç takip ediyorlar feminizmi. Bu hem karı koca arasındaki ilişkiyi çok ciddi zedeliyor hem de çocukların sağlıklı yetişmesini.
Engin Noyan: İyi mümin evde yetişir, iyi mümine evde yetişir, Kur’an anneden öğrenilir.
Sevda Noyan: Bugünkü yaşadığımız sıkıntıların yüzde doksanı evde mümin yetiştirme cesaretini gösteremeyen ve bu anlamda zamanını harcamayan ebeveynlerin sonucudur ve bundan dolayı çok acı çekiyor bizim ülkemiz.
- Aslında söylediğiniz şeyler bu açıdan çok önemli herkes kendi sürecini kendi hayatını hikayesini şöyle bir göz önüne aldığında, hep aynı yerlerden şikayet ettiğini, hep aynı sorunlardan bahsettiğini,ama çözüm aramadığını farketse çok şey değişecek. Sizin söylediğiniz gibi Kurani bir terbiyeyle bakıyor olmak her şeyin çözümü galiba?
Sevda Noyan: Radikal çözüm gerekiyor, o radikal çözümü yapmadığınız sürece yani gardırobu açıpta sadece kendinize 3  kıyafet bırakıp geri kalanı torbalara doldurup, ihtiyaç sahibi olanlara vermediğiniz , evdeki eşyaları, yükleri azaltmadığınız , ilişkilerinizi sağlıklı zemine oturtmadığınız , ilişkilerinizde özen göstermediğiniz , zamanınızı israf ettiğiniz sürece, sağlıklı evlilik, sağlıklı birey ve sağlıklı evlat ebeveyn olamazsınız.
Engin Noyan: Sokağa çıkarken süsleniyorsa bir hanım orada bir tuhaflık var demektir. Hanım evde süslenir evde, sokağa çıkarken süslenmez. Bu mantık çok basit bir şekilde anlatıyor. Evde kadın topuğu yamuk terlikle, eşofmanla geziyor. Adam sokakta zavallı biz çünkü cahiliye toplumunda yaşıyoruz. Zavallı adam binlerce şeyle bombardıman ediliyor, bu erkek sonuç olarak bu mümin bir erkek bombardıman halinde eve geliyor. Kapıyı heeyy hoş geldin Osman diye açıyor bu zulümdür.
-  Peki o şirketi yönetirkenki krizleri nasıl aşıyorsunuz?
Sevda Noyan: Ben Allah Resulünün hayatına bakıyorum ve onun eşleriyle olan ilişkisine bakıyorum kısacası. Zaman zaman zorlandığımız oluyor hepimiz insanız.
Engin Noyan : Güzel kızım tombul ihtiyar, komik adam haline getirdikleri büyük İslam alimi Nasruddin Hoca Efendi Hazretleri damdan düştüğü zaman hekim bulması için koşuşturanlara “ Yok aman bana damdan düşen birini bulun o benim halimden anlar.” Biz ikimizde damdan düştük, damdan düştüğümüz için birbirimizi çok iyi anlıyoruz. Onun için damdan düşenlerin tecrübelerinden faydalanmak lazım.
Sevda Noyan: Bütün ilişkilerde  özen ve emek her zaman önemli.
Tuğba Akbey İnan

kaynak:  

28 Nisan 2014 Pazartesi

Büyüklük Devrinde Çocuk Olmak


Güneşli bir bahar günü, çocuklar parkı doldurmuş…
İçlerinde biri var ki, belki de parkın en şanslı çocuğu…
Çok anne baba var etrafta, kimileri ayakta elinde telefon, sigara… Oturan, konuşan, çay içen, gazete okuyan… Kimileri sıkılmış “Hadi gidiyoruz artık.” diye bağırmakta.
Bir anneye takıldı gözlerim çocuklar içinde. Kalabalığa ve yaşına aldırmadan kızıyla birlikte kaydırakta kayan bir anne.
Parkta çocuğuyla oynayan anne görmek şaşırtıcı, çünkü günümüz büyüklük devri…
“Güzel havada çocuğu parka getirdik işte.” mecburiyetinin, ilgili anne-baba olmaya yettiğini zanneden hale geldik pek çoğumuz.
Ne kadar lütufkâr davrandığımızı düşünüyoruz: “Hadi koş oyna!” diye oyun parklarına çocuklarımızı salıverirken.
Kenarda büyükçe beklemek marifetmiş gibi, elimiz salıncaklara zor gidiyor çocuklarımız “Beni sallar mısın?” diye yalvarırken.
Büyümek için acele ettiğimiz çocukluğumuzu bir nebze de olsa yaşamak bir kez daha nasip olmuşken, yazık ediyoruz en güzel zamanlara.
Onunla oynayamayacak kadar büyük olduğumuzu söylüyoruz bizi yanına çağıran çocuğumuza kızgın kızgın bakarken, ama parmaklarımız elimizdeki telefonda puanlar toplarken oyunun en âlâsını oynuyoruz.
Çocuklarla boğuşmaya enerjimiz olmuyor ama bilgisayar başında geç saatlere kadar oyunlar oynamaya güç yetirebiliyoruz.
“Hadi oynayalım baba.” diye yalvaran çocuğumuzun topu ayaklarımızın ucuna kadar geliyor da, vurmaya üşeniyorken, kendi formumuz için gece yarıları halı sahalarda top peşinde koşmaktan yorulmuyoruz.
Büyümek için acele eden biz yetişkinlere sorsak pek çoğumuz yeniden çocuk olmak isteriz oysa, yeniden küçük yaşlara dönmek ve yeniden koşturabilmek isteriz… Ya da kimimiz hiç çocukluğumuzu yaşamadığımızı söyleyip yeniden o yaşlara dönmek isteriz.
Yanında bir çocuk olan herkesin “yeniden çocuk olma” şansı vardır aslında.
Neşesinde kaybolabilir insan çocuk gözlerinin içine dalınca.
Bir çocukla boğuşmak dünyaya dair herşeyi bir kenara itebilme gücünü verir insana.
“Benim zamanımda bunlar yoktu.” dediğimiz oyuncağın bir ucundan tutarak en güzel hülyalara dalabiliriz.
Çocuğumuzun pişirdiği küçük pembe fincanlarda hayali çaylar yudumlarken, akşama ne yapacağımızın tasasını bir süreliğine de olsa unutabiliriz.
Parkta çocuğumuzla oynayacağımız bir avuç kum için hiç kimse bizden para istemez.
Ağaçlar arkasında saklambaç oynarken, hayatın bütün sıkıntılarından bir süreliğine saklanabiliriz.
Çocukla oynarken hayat durur aslında, bütün sesler susar, bütün ışıklar söner… Bütün kalabalıklar durulur. Siz ve çocuk başbaşa kalırsınız en kalabalıklar içinde bile… Ruh ruha, gönül gönüle…
Büyüklük devrinde çocuk olmayı bir deneyebilsek, bir daha bu huzurdan vazgeçemeyeceğiz…

kaynak


6 Ocak 2014 Pazartesi

Kadınlar Duymak İster


Kadınlar için beğenilmek ve sevilmek çok değerlidir. Bu yüzden kadınlar eşlerinden beğenildiği ve sevildiği yönünde güzel sözler duymayı beklerler. Erkekler hanımlarına iltifat etmeyi, güzel söz söylemeyi ihmal etmemeliler. Güzel söz kadın kalbinin yakıtıdır.
Tabii güzel söz söylerken, ses tonu çok önemlidir. Havadan sudan bahseder gibi sıradan bir ses tonu ile yapılacak iltifat pek de anlamlı değildir.
Mesela; erkeğin her akşam rutin olarak sıradan bir ses tonu ile “Yemek güzel olmuş, eline sağlık” demesi ile “Bugün yemeği çok beğendim, pilav tane tane nefis olmuş ya da yemeğin eti tam kıvamında pişmiş, ellerine sağlık” gibi biraz düşünüp onu mutlu edecek bir iltifat etmesi kadın için daha anlamlıdır.
Kadınlar en çok hangi iltifatlardan mutlu olurlar, erkeklerin bilmesi gerekir.
Fiziği ile ilgili: Saçı, gülüşü, tatlı bakışı, tipi, teninin yumuşaklığı, kıyafetinin yakışması…
Emek verdiği şeylerle ilgili : Yemeğin tadı, satın aldığı elbise, erkeğin ailesi ile iyi geçinmesi, çocuklarına iyi anne olması, becerikli bir ev hanımı olması…
Değer verdiği şeylerle ilgili: Ailesi, mesleği, okuma aşkı…
Ve kadınlar bu konularla ilgili eleştirileri de kaldıramazlar. Hele fiziği, yaşı, kilosu ile ilgili olumsuz şeyler söylemeyin, hiç unutmazlar. Eğer eşinizi fiziği ile ilgili eleştirirseniz onu kendinizden ve özellikle yatak hayatından soğutursunuz. Günümüzde medya sebebi ile erkeklerin kadın algısı değişti. Herkes karısı manken gibi olsun istiyor. Böyle bir şey mümkün değil.
Hele doğum yapmış bir kadının fiziğinin mükemmel olmasını beklemek fazla hayalcilik olur. Bazı kadınların vücudu hamilelikten daha az etkilenirken bazıları daha çok etkilenir. Her ne olursa olsun kimse de doğum yapıp vücudu yeniden eskisi gibi olsun diye dünya para harcayan artistlerle kendi karısını kıyaslamasın.
Tamam erkekler için görsellik önemlidir fakat bu ilk görüşmelerde daha etkilidir. Çünkü göz güzelliğe bir süre sonra alışır ve güzellikte erkeğin gözünde sıradanlaşır. Erkeğin evlilik kararını güzelliğe bakarak vermemesi lazım. Çünkü kadının fiziğinin güzel olması mutlu olmayı getirmediği gibi, kadının iyi bir cinsel enerji taşıdığını da göstermez. Çok güzel olduğu halde kocaları tarafından cinsel soğukluktan dolayı terk edilen kadın sayısı az değil. Bu yüzden fiziğe takılmamak gerek. Kadının vücut kusurları varsa bunları söyleyip onun moralini bozmaktansa, ondaki güzellikleri bulup erkek bunları takdir ederse kadının enerjisi yükselir ve daha da güzelleşir.
Kıymet bilin, takdir edin: Maalesef ki maddi getirisi olmayan işlerin genellikle kıymeti bilinmez. Hele ki günümüzde insanların değer ölçüsü paraya tahvil edilmiş. Kadınların ev temizliği, yemek, bulaşık, çamaşır, ütü, çocuk bakımı gibi işleri genellikle kıymeti takdir edilmeyen işlerdendir. Kolay gibi görünür fakat pek de kolay değildir. Evlerde her ne kadar elektronik aletler olsa da işler oldukça yorucudur. Ev işleri yapmayınca dağ gibi yığılır, yapınca göze görünmez. Rutin olarak sürekli sürekli yapmak bazen bıkkınlık verir. Bir de takdir yoksa ev işlerini yapmak eziyete dönüşebilir.
Kadının ruh hali aileyi çok etkiler. Hatta evin içindeki eşyalara dahi onun ruh hali siner. Kadın yaptığı işleri keyifle yapıyorsa, olumlu enerjisi eve, yaptığı yiyeceklere geçer. “Gönülsüz yaptığı aş da ya karın ağrıtır ya baş.” Onun gönülsüz yaptığı işlerin hayrını göremezsiniz. Karınızın yaptığı işleri küçümsemeyin, “Bütün gün evde ne yapıyorsun!” gibi aşağılayıcı cümleler asla kullanmayın, gerçekten çok kolay işler değil. Yaptığı işlere teşekkür edin, takdir edin. O zaman keyifle yapar ve yapma isteği artar. İhtiyacı olduğunda ev işlerinde yardım edin.
Bir şey istediğinizde yaptığı iş sizin istediğiniz gibi olmasa da hemen eleştirmeyin tam aksi yapma isteğini ve attığı adımı takdir edin. Eleştirirseniz sizin için bir şeyler yapma arzusunu öldürürsünüz. Mesela; istediğiniz bir yemeği yaptı fakat tadını tutturamadı. “Boşuna uğraşmışsını, hiç olmamış” gibi hevesini kıracak, ağır sözler söylemeyin. “Teşekkür ederim canım, benim için yorulmuş gayret etmişsin, eline sağlık. Bir sonrakinde eminim daha güzel olacak.” deyin. O zaten emek vermiş, iyi olmamış, diye üzülüyordur, bir de siz üzmeyin.
Ya da sizin için gitti saçını boyattı fakat sizin sevdiğiniz rengi tutturamamış. Hemen olmamış demeyin, iltifat edin, yapma arzusunu takdir edin. Bir sonraki boya zamanı “Bu renk de yakışmıştı fakat bunun bir ton koyusunu yaptırsan daha güzel olabilir.” gibi moralini bozmayacak sözler söyleyin. Yoksa “nasıl olsa kıymet bilmiyor” deyip sizin için bir şeyler yapma isteği duymaz. Takdir görmek, kıymetinin bilindiğini fark etmek kadını motive eder. Yaşama ve yapma arzusunu artırır, ona sevildiğini ve değerli olduğunu hissettirir.  Eşinizi takdir edip bir kaçta tatlı  söz söylerseniz sevildiğini hisseder. Sevilen kadının mutluluğu sizi de aileyi de mutlu eder.
Kanuni Sultan Süleyman, Hürrem Sultana neler yazmış. Tatlı sözler bilmeyen beyler ezberlesinler. Bilmiyorum demek mazeret değil bu devirde.
“Sen benim misk ve amber kokum, sevdiğim, parlak ayım, dostum, en yakınım, her şeyim, güzeller sultanımsın.
Ey gülen gülüm! Hayatımsın, mahsulümsün, ömrümsün. Kevser Şarabım, cennetim, baharım, mutluluğum, aydınlık günüm, gülümsün.
Çınarımsın, gezdiğim dolaştığım yer, gül bahçem ve bostanımsın. Arzum, şahlara yaraşır incim, sabahım, akşamım ve sohbetimsin.
Mutluluğum, eğlencem, meclisim, çıram, güneşim ve mumumsun. Turunç, nar ve portakalım, yatak odamın ışığısın.
Akıl sahibim, efendim, gizli ve açık olanım, nasihatimsin.
İki cihan ülkesine canımsın.
Şekerim, hazinem, alem içinde sıkıntı vermeyen tek şeyim, Aziz ve Yusuf’um, her şeyim, gönül Mısır’ında (ülkesinde) sultanımsın.
Saçın benim her şeyim, kaşın yayım, gözün fitne doludur. Ölürsem kanım boynuna olsun, yetiş.”

unnamed[3]

“Mutlu Evlilik Okulu” Kitabından

kaynak: http://www.cocukaile.net/kadinlar-duymak-ister/

23 Kasım 2013 Cumartesi

Hayatınızda Çocuğunuza Yer Var mı?

https://encrypted-tbn3.gstatic.com/images?q=tbn:ANd9GcTLouU6gk1-ddDqTj7nHnv-RmtjU20I1sbeGz1TZt3uIWudfQzk


Söz konusu çocuk olunca hiç kimse laf ettirmez anne babalığına. “Ben zaten kimin için çalışıp, didiniyorum.” cümleleri dökülüverir dudaklardan. Ama davranışlara bakılınca pek öyle göründüğü söylenemez.
Pazar kahvemizi yudumlarken gözlerimizi diktiğimiz gazete sayfasını merak etme, buruşturma hakkı var mıdır minik yavrumuzun?

Ajandamızın o çok kıymetli notları arasına birkaç çizik kondurmasına rızamız var mıdır?
Okuduğumuz kitabın altını çizerken, yazılanlar çocuğumuzun resimlerinden daha mı kıymetlidir ki, kitabın en boş sayfasını şen resimlerini çizmesi için ayırmak bu kadar zordur?

Ağır misafirlerimizin yanında çocukluk etmesine razı mıyızdır ya da o günkü keyifsizliğini özgürce yaşamasına?
Belki biraz uzayacak da olsa, ev işlerine müdahil olmasına sabrımız ne kadar müsaittir?

Kıymetli muhabbetlerinizin meraklı sorularla bölünmesine hazırlıklı mıyızdır?
O yeni yıkattığımız mis kokulu halımıza yanlışlıkla dökülen bir bardak süte karşı tahammülümüz nasıldır?
Yoğurduğumuz hamurun içine elini daldırmasına iznimiz var mıdır?
Evin her noktası onun mudur, yoksa salon, vitrin gibi özel korunaklı alanları var mıdır, çocuğumuzun benliğini zarara uğratan?
Yeni süpürdüğünüz evde toz oluşacak kaygısına rağmen koşturmakta özgür müdür yavrumuz?
Pür dikkat izlediğimiz ekrandan gözümüzü ayırıp, yavrumuzun meraklı ve heyecanlı bakışlarına cesaret katar mıyız?

Bu sorulara verdiğimiz cevaplar bir nevi vicdan muhasebesi. Yüzleşmek istemediğimiz, kaçtığımız… Anne babalar olarak onlar için çalışıyor, yoruluyoruz. Ama çalışırken yanında olamadığımız çocuklarımızı, yanlarındayken de hiç hesaba katmıyoruz. Dilimizde, sözümüzde hep öncelikliler ama iş davranışa düşünce büyük bir çelişki ortaya çıkıyor.

Onları her şeyden çok sevdiğimizi söylüyoruz ama misafir hazırlığımız onlara olan ilgimizden daha uzun sürüyor.
Eşe, dosta, akrabaya, misafire gösterdiğimiz saygımızın, muhabbetimizin ne kadar da azı yansıyor yavrularımızın minik yüreklerine.

Onların karnını doyurmak için gıda almakla, yemek yapmakla uğraşıyoruz ama işimizi uzatıyor diye azarlayarak yanımızdan kovduğumuz çocuklarımızın ruhları aç kalıyor.

Herkes için çocuğu kıymetli, herkes için onların varlığı çok önemli. Peki, ama hayatımızda çocuklarımızın gönüllerince yaşayabilecekleri kadar yer var mı?

Gonca ANIL
kaynak

1 Ekim 2013 Salı

Duygusal Şantaj - SEMA MARAŞLI



Sevseydin yapardın!
Mutsuzum umurunda değil.
Böyle yapmaya devam edeceksen ayrılalım.
Sen böyle yapınca hastalanıyorum.
Senin yüzünden öleceğim.
Eşinizden bu ve benzeri cümleler duyduğunuzda kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Ya da siz bu ve benzeri duygusal şantaj cümlelerini eşinize söylüyorsanız onun nasıl etkilediğini hiç düşündünüz mü?
Duygusal şantaj doğrudan ya da dolaylı biçimde “insan kullanma” sanatıdır.
Şantajcı kişi eşi üzerinde psikolojik baskı kurar. Eşinin fikirlerine aldırış etmez. Kendi isteklerinin eşinin isteklerinden daha önemli olduğunda ısrar eder. Evlilikte kendi üzerine düşün yükümlülükleri almaktan kaçınır. Çektiği acılardan eşini sorumlu tutar. Eşin kendini iyi ve değerli hissetmesine izin vermez. Hep kendi istekleri olsun ister; olmazsa huzursuzluk çıkarır. “Ben iyi bir eş oldum mu, üzerime düşeni yaptım mı?” diye hiç kendini sorgulamaz, kendi hatalarını görmez. Sürekli eşine onun hatalarını göstermeye çalışır.
Kısacası eşiniz sizin duygu ve düşüncelerinize kıymet vermiyor ve sadece kendini düşünüyorsa; kendi isteklerini önemsiyor sizinkini görmezden geliyorsa duygusal şantaj altındasınız. Ya da siz sevdiklerinize bunları yapıyorsanız şantajcı sizsiniz.
Duygusal şantajda üç silah kullanılır çoğunlukla.
1-Suçlu hissettirme: Karşıdakine kendini suçlu hissettirerek istediklerini yaptırmak. Bunu bir kaç şekilde yapabilirsiniz. Mutsuzluğunuzun, üzüntülerinizin, hastalıklarınızın bütün suçunu eşinize atarak yapabilirsiniz.
Ya da onu suçlamıyormuş gibi yapıp “Ben acıları çekerim sen yeter ki mutlu ol. Tamam senin istediğin olsun, ben her şeye razıyım” tarzında cümlelerle eşte suçluluk duygusu oluşturmaya çalışmak. Burada maksat acıya katlanıyormuş gibi görünüp onun vicdanını harekete geçirmek. Bazı eşler bu tuzağa düşer “Aman o üzülmesin.” diye kendi isteklerinden vazgeçerler. Evlilik hayatı içerisinde arada bir bu olabilir, olması da lazım, kişi eşinin hatırı için o mutlu olsun diye kendi isteğinden vazgeçebilir. Fakat bu sürekli oluyorsa ve eş bunu yaparken mutsuzsa problem var demektir.
Eşinize kendini suçlu hissettirerek bir şeyler yaptırmaya çalışıyorsanız; eşiniz beklentinizi gerçekleştirsin ya da gerçekleştirmesin onun sevgisini kaybedersiniz.
2-Korkutma: İçinde gizli ya da açık tehdit vardır. “Boşanırım, çocukları göstermem, süründürürüm, annene söylerim, kredi kartını elinden alırım, çocuğun senden nefret edecek, seni rezil ederim, tamam sen böyle devam et bakalım ne olacak! Hastalanırım…” Hatta sinirlendiği zaman cidden hastalanan tipler vardır, eşleri onlar hastalanmasın, üzülmesin diye ömür boyu onların her dediklerini içlerinden gelmediği halde yapmaya çalışırlar. Tabi aralarında sevgi falan kalmaz, hayat mağdur eş için eziyete dönüşür.
3-Ümit verme: Yaparsan yaparım. En basiti eşi onun istediğini yaptığı zaman güler yüz göstererek eşi ödüllendirir, yapmadığında ise surat asarak, söylenerek cezalandırır. Sevgi şarta bağlıysa zaten o sevginin samimiyetine eş inanmaz.
Eğer şantajcı sizseniz hemen bırakın. Sevdiklerinizi bu şekilde elinizde tutamazsınız, tutsanız da onlarla asla mutlu olamazsınız.
Eğer eşiniz tarafından şantaj altında olduğunuzu düşünüyorsanız, emin olmak için oturun önce evliliğinizin muhasebesini yapın. Eşinizin sözlerinde ne kadar haklılık payı var? O kendi üzerine düşenleri yaptı mı? Siz kendi üzerinize düşenleri yaptınız mı? Onu çok ihmal ettiniz mi? Gerçekten siz mi bencilce davranıyorsunuz yoksa o mu? Bu muhasebeyi iyi yapmak lazım.
Duygusal şantaj yapmayı çoğu zaman ailelerimizden öğreniriz. Bazı anne-babalar “Bizi öldüreceksin, sizleri büyütmek için ne fedakarlıklar yaptık, sizin yüzünüzden hastalandım, sizin yüzünüzden bu evliliği devam ettirdim, sizin yüzünüzden yalnız yaşadım, sizi okutmak için yemedik içmedik…”gibi cümleleri sık sık söyleyerek psikolojik baskı kurarlar. Bak biz bu kadar şey yaptık; sen de karşılığını vermek zorundasın, mecbursun anlamına gelen cümleleri duyduğunuz zaman onlara minnet duymak yerine içten içe öfkelenirsiniz.
Ve zaten onlar için yapacağınız şeyi duygusal baskı altında yaptığınızda kendinizi kötü hisseder ve istemesiniz de karşınızdakine bunu yansıtırsınız.Fakat maalesef ki ailenizde görüp hoşunuza gitmeyen bu tarz davranışları farkında olmadan modelleyip yetişkin olduğunuzda kendiniz de yapabilirsiniz.
Eş, akraba ya da arkadaş yani sevdikleriniz; en yakınlarınız oldukları için sizin en hassas noktanızı bilirler. Oradan vururlar. Mesela cömert olmakla övünüyorsanız sizi cimri olmakla suçlarlar. Düşünceli iseniz bencil olmakla suçlarlar.
Evlilik hayatı içerisinde şantaj çok yıpratıcıdır. Şantaja gelip kendinizi kötü hissetmeyin. Eşinizle sıkıntısı hakkında konuşun, onu dikkatlice dinleyin. Konu ile ilgili düşüncelerinizi, duygu ve kaygılarınızı söyleyin. İsteğinin niye olamayacağını anlatın. Problem üzerinde kendi üzerinize düşen sorumluluğu alın. Yapacağınız bir şey varsa yapın.
İstemediğiniz bir şeyi ısrarla yaptırmaya çalışıyorlarsa hemen itiraz etmeyin. “Bu konu hakkında düşünmek istiyorum. Şimdi ne hissettiğimden emin değilim. Hemen karar vermek istemiyorum…” gibi cümleler kurun. Bu sayede eşinize de düşünme fırsatı vermiş olursunuz.
Hâlâ ısrar ediyor ve sizi suçluyorsa siz de hemen onu suçlamaya geçmeyin. Sakinliğinizi koruyun. “Şu anda çok kızgın olduğun için böyle söylüyorsun. Burada suçlu yok isteklerimiz farklı. İkimiz de konuyu düşünelim, sonradan pişman olacağımız şeyler söylemeyelim.” gibi cümlelerle eşinizi yatıştırın.
En önemlisi de çocuklarımızı şantaj yaparak büyütmeyelim ki onlar da hayatlarında şantajı kullanarak hem kendilerini hem başkalarını mutsuz etmesinler.
www.cocukaile.net

26 Eylül 2013 Perşembe

Sema Maraşlı - Kıskançlık da Sevdaya Dahildir Fakat…

Sema Maraşlı - Kıskançlık da Sevdaya Dahildir Fakat… (Evlilik Okulu 24.Ders)



Kıskançlık da sevdaya dahildir; fakat çoğu zaman bir mikrop gibi yer bitirir sevdayı. “Ben hiç kıskanç değilim.” diyen yalan söylüyordur. Hepimizde kıskançlık vardır fakat bazı insanlar bu duygusunu terbiye eder huya çevirmez, bazı insanlar da ise huy halini alır. Kıskançlık kesinlikle terbiyeye ihtiyacı olan zapt edilmesi gerekli bir duygu. Terbiyeli halinde bile kişiyi ara ara yoklar, ufak ufak rahatsız eder. Terbiyesiz hali hiç çekilmez. Hem kendine hem etrafa zarardır.
Nişanlı bir genç kız “Ben onu çok kıskanıyorum hatta cennetteki huriler aklıma gelince onlardan bile kıskanıyorum.” demişti. Dur daha adam senin eline geçmemiş diğer taraftaki hurilerden kıskanman dursun.
Kıskançlık eskiden daha çok erkeklere özgü bir huydu. Günümüzde ise kadınlar daha kıskanç. Bir evlendirme programında denk geldi; çıkan her kadın kendini anlatırken övünür gibi bir edayla ” Çok kıskancım” diyordu. “Yani kocayı bulursam kimseye kaptırmam.” demek istiyorlar fakat kıskançlık çoğu zaman eşi öyle bir bunaltır ki kimsenin yoldan çıkarmasına gerek kalmaz eş bunalır kendi gider.
İki çeşit kıskançlık vardır.
Mantıklı kıskançlık
Mantıksız kıskançlık.
Mantıklı kıskançlık: Ortada gerçekten kıskanacak bir durum vardır, bir şeylerden huylanıyorsunuzdur tamam kıskanın. Durumu eşinizle paylaşın, fakat söyleyiş tarzınız çok önemli. Eşinizi ahlaksızlıkla suçlar tarzda konuşursanız hiç bir olumlu sonuç elde edemezsiniz hatta tam aksi bir aldatma girişimi varsa eşinizi daha çok itmiş olursunuz. Sürekli takip ederek dedektiflik yapmaya, sürekli sorgulayarak polislik yapmaya kalkmayın. Onu çok sevdiğinizi ve durumdan rahatsız olduğunuzu belirtin.
Bir de mantıklı kıskançlıkta ortada henüz kıskanacak bir durum yokken tedbir olarak yapılan kıskançlık vardır. Karı-kocanın gittiği geldiği ortamlara, görüştüğü insanlara dikkat etmesi ve eşini o insanlarla bir araya getirmemeye çalışması gibi. Erkeğin karısının giydiği kıyafetlerden rahatsız olması ve uyarması gibi. Zaten dinimize uygun olarak ev ortamlarında sürekli görüşen ailelerin kadın- erkek ayrı oturması gelebilecek tehlikeleri önler.
Mantıksız kıskançlık: Ortada şüpheli bir durum yokken sudan sebepten bahanelerle kıskançlık yapmak. Mesela kadının kocasına: “Sen o karşıdan gelen kadına niye baktın?” Ya da kocanın karısına “O adam sana niye baktı?” İş yerinden gelince duş alan kocasına “Bir halt mı yedin de yıkanıyorsun? İnternette haber sitesinden haber okuyan kocasını kenarda çıkan reklamlardaki kadınlar yüzünden suçlamak…gibi.
Ya da iki tarafın birbirini yakın akrabalarına olan sevgisi yüzünden kıskanması gibi. Yalnız burada kadın-erkek kıskançlığı arasında farklılıklar vardır.
Kadınlar kocalarının anne ve kardeşlerine olan sevgisini kıskanırlar. “Eşim en çok beni sevsin, onlardan daha fazla sevsin.” Bu kıskançlıkta da bir mantık yok. Anne ya da kardeş sevgisi bambaşka bir şeydir; gönülde başka bir yerdedir eş sevgisi başka bir yerdedir. Karşılaştırma ve kıyas yapılamaz. Erkeğin annesini çok sevmesi karısını az sevmesine sebep olmaz. Sonuçta gönül on metre kare oda değil ki biri olunca ötekine az yer kalsın.
Gönül geniştir; bütün sevgileri alır, bir sevgi diğerinin yerini daraltmaz. Gönle tek sığmayacak olan iki eş sevgisidir. Muhakkak biri diğerinden daha fazladır. Onlar birbirlerinin yerini daraltır. Bu yüzden birbirini kıskanmaya en fazla hakkı olan iki kumadır. Onların da birbirini kıskanıp erkeği bunaltmasının sonuçları da pek hayırlı değildir.
Erkekler ise karısının ailesine olan sevgisini değil; düşkünlüğünü kıskanır, kendilerini dışlanmış hissederler. Karısının sürekli ailesine gitmesi ya da bütün akşamı kadının kocasının yanında annesi ve kardeşleri ile telefon muhabbeti ile geçirmesi, ailesi ve kocası arasında kaldığında onları tercih etmesi erkekte sevilmediği ve karısının onunla kurduğu yeni aileyi gerçekte benimsemediği düşüncesine sebep olabilir. Erkekler duygularını anlatmaktan genellikle kaçındıkları için bu durumdan rahatsız olduğunu söylemek yerine olur olmaz huzursuzluklar çıkarırlar. Bu da ne olduğunu anlamayan karısını rahatsız eder ve bu yüzden araları açılabilir. Erkek bu durumdan rahatsız oluyorsa karısını suçlamadan kendi üzüntüsünü ve rahatsız olduğu durumu eşine izah etmelidir. Çünkü insan suçlandığında savunmaya geçer fakat karşıdaki duygularını anlatıyorsa dinlemeye ve anlamaya daha meyillidir.
Bir de ikinci evlilik yapanların kocalarını ilk eşinden olan çocuklarından kıskanması var o ayrı bir mantıksızlıktır. Çocuklar erkeğin canı, parçası. Zaten boşanmadan dolayı çocuklar üzülmüşler bir de yeni gelen eşin çocuklarla baba arasında dikenli tel olması erkeği çok incitir ve evlilikleri zarar görür. Kıskanç kadınlar boşanmış çocuklu erkeklerle evlenmesinler bir zahmet. Çocuklu erkekleri kıskanç olmayan kadınlar tercih etsin.
Karı-kocanın birbirini karşı cinslerden kıskanması normaldir. Eşi bunaltmadan “sen benim için değerlisin” mesajı veren tatlı kıskançlıklar rahatsızlık vermez. Yeter ki dozu iyi ayarlansın.
Eşi itham ederek, suçlayarak yapılan kıskançlıklar karı-koca ilişkisine çok büyük zarar verir. Böyle bir durumda eş çok incinir, kendini hakarete ve haksızlığa uğramış hisseder. Psikopat kıskançlıklar evliliği çok yıpratır.
Mantıklı kıskançlıklarda haklı da olsanız mani olamayacağınız durumlar varsa çok söyleyip eşi bunaltmayın. Mesela eşi lise ya da üniversite hocası olan hanımlardan eşinin kız öğrencilerle fazla ilgilenmelerinden dolayı duydukları rahatsızlığı dile getiren mesajlar geliyor. Kocasının iş yerindeki hanımlarla fazla samimiyetinden rahatsız olanlar var. Kocasının bilgisayar başından kalkmayıp kadınlarla sohbet etmesinden rahatsız olanlar da çok fazla. Hanımlar haklı mı haklı.
Fakat haklı da olsa sürekli söylenmesinin bir faydası yoktur. Hem kendi sinirleri bozulur hem kocası ile aralarında gerginlik oluşur. Söylenmek yerine incindiğini, üzüldüğünü anlatması daha doğru bir hareket olur. Kızıp surat asıp tavır yapmaktansa eşi ile arasını iyi tutması erkeğin dışarı yönelmesine engel olacak daha doğru bir metottur.
Aklı başında bir erkek de karısının güzellikle anlattığını dinler; kaygılarına hak verir ve davranışlarına dikkat eder. Laftan anlamayan bir adamsa zaten yapacak bir şey yoktur. Söylenip boş yere kendi sinirlerinizi bozmayın bari.
Kıskançlık dozunda olduğunda karı-kocanın birbirini koruma çemberidir. Fakat ayarı kaçtığında eş kendini kafese kapatılmış gibi hisseder ve kafesten kaçma planı yapmaya başlayabilir.
Ayrıca mantıksız kıskançlıklar yapıyorsanız ruh sağlığınız pek iyi değil demektir. Eşinizle uğraşacağınıza kendinizle uğraşın. Öncelikle imani konularda bolca okuyun. Özellikle tevekkül ve teslimiyet bahislerini okuyun. Mantıksız kıskançlık kaygı bozukluğundan olur. Kaygı da dünyayı çok önemsemekten Yaradan’a yeterince güvenmemekten kaynaklanır. Bu yüzden elimizden gelen şeyin en doğrusunu yapıp sonucu Rabbimize bırakmak en güzelidir. Son tahlilde Allah (c.c) dediği olur. Acizliğimizi unutmadan yaşarsak daha güçlü mümin oluruz. Aile bağlarımızı da Allah’ın ipi ile bağlarsak sapasağlam olur.
www.cocukaile.net
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...