Nasıl bakarsak, öyle görürüz. Örneğin, menfaat penceresinden bakan,
herkesi menfaatçi olarak görür. Hangi pencereden baktığımızı anlamak
için bir soru: 'Kendini kurtarmak' deyince, aklımıza ilk olarak
maneviyat mı geliyor, yoksa maddiyat mı?
Bilmeden, görmeden, tam manasıyla yaşamadan, bu toprakların kıymetini nasıl bilebiliriz? Ruhunu ne kadar kavrayabiliriz? Başo,
öğrencilerine şöyle dermiş: 'Çamı öğrenmek istiyorsan, çama git.' Öte
yandan, şunu da unutmayalım: 'Nereye gittiğini biliyorsan, sadece
bildiğin yerleri görürsün.' Bazen, hiç bilmediğin yollara da girmen
gerekiyor. İlk kez geçmek, daha güzeldir. Eski
insanlar, birçok şeyi, ağaçlar üzerinden anlatmıştır. Dadaloğlu,
baharın gelişini, bakın nasıl karşılıyor: 'Ağaçlar giydi donunu.' Ağaçlar, çiçekler, kuşlar, sular… Bütün bunlar, büyük bir iyiliğin parçaları olarak karşımıza çıkıyorlar. Mecbur
kalmadıkça, bir bitkiye zarar vermemek, bir ağacı kesmemek gerekiyor.
Rahman sûresinin altıncı ayetini hatırlayalım: 'Bitkiler ve ağaçlar
Allah'a secde ederler.' Rabbimiz, dünyanın tatlarını, mevsimlere, iklimlere yaymıştır. Manav reyonları, bunu anlamamız için yeterli değildir. Alıç ve ahlatın sırası, eylüldür, ekimdir. Bu ağaçlar, benim için, toprağa ve değerlere bağlılığı ifade ediyor. Her ikisi de gülgiller familyasından. Yayınlanmamış bir şiirimden, konuyla ilgili iki dize: 'Alıçlar, ahlatlar, daha birkaçı / Diyorum onlara kır serdarları.' Evet,
bu ağaçların gönlümüzdeki yeri ayrıdır. Köyden kente göç edenler,
keçilerine varana kadar, neredeyse her şeylerini yanlarında
getirmişlerdir. Alıç ve ahlat ise şehirli olmamış; bozkırları,
yaylaları, tarlaları, yani baba ocağımızı beklemeyi sürdürmüşlerdir. Onlar,
hudayinabittir, kendi gelendir. Ne mutlu ki, ticari değere sahip
değildirler. Bundan dolayı, modern tekniklerden ve tarım ilaçlarından
uzaktırlar. Dış müdahaleye maruz kalmazlar. Ahlat,
dertli bir ağaçtır, yalnızlığı sever. Topluluk oluşturmaz. Alıç da
öyledir. Mesafeyi korur. Kararlı, azimlidir. Kitap, onun için, 'iki bin
metreye kadar çıkabilir' diyor. (Türkiye'nin Ağaçları ve Çalıları,
Necati Güvenç Namıkoğlu, sayfa 332) Büyük Türkçe Sözlüğe göre, alıç, 'bir cins yabani erik'tir. Bunun doğru olmadığını biliyoruz. Kuraklık,
aşırı soğuk gibi zorluklar, bu ağaçları yıldıramaz. Yalnız, ciddi bir
sorunumuz var: Özellikle son yıllarda, kesiliyor ve yakacak odun olarak
kullanılıyorlar. Alıç ağacının
meyvesini nereden tanırsınız? Sonbahar gelince, o sarı taneleri, tespih
gibi ipe dizer ve sokak başlarında, otogarlarda satarlar. Görüntüsü,
kehribar tespihlere benzer. Alıp almamak konusunda daima kararsız
kalırsınız. Çünkü çocuklar bu meyvenin tadını pek bilmezler. Genellikle
yenmez, ziyan olup gider. Hemen ekibi
kuruyoruz: İbrahim Paşalı, Ali Görkem Userin ve Selçuk Sümer Özel. Bu
meyvenin kaynağına gidecek, dalından yiyecek, biraz da toplayacağız.
İstikamet, Dokurcun beldesine bağlı Davlumbaz Yaylası. Rakım bin beş
yüz. Selçuk'ta rakım ölçen bir saat var. Kendisine 'Rakım Efendi'
dememiz bu yüzden. Üç yüz yirmi
kilometrelik yolculuktan sonra, işte, alıç ağaçlarının huzurundayız.
Sanki dünyanın bütün kehribar taneleri buraya toplanmış. Denilir ki,
hakiki marifet, hayretten ibarettir. Öyle. Alıcın
tadını özlemişim. Dalından kopardığım ilk meyveyi, yemeden önce
kokluyorum. Dağ çileği, ceviz yaprağı ve yabani naneden bile güzel
kokuyor. Henüz yemedim. Kavuşmak bu kadar kolay olmamalı. O ilk taneyi parmaklarımın arasında gezdirip iyice parlatıyorum. Tamam. Sevgide
aşırıya kaçmayın nasihati gereği, bir avuç kadar alıç yedikten sonra,
ağaçlardan birinin altına oturuyor ve Alıç Ağacıyla Sohbet'e
başlıyorum. Nasılsın, iyi misin? (Prof. Dr. Hikmet Birand'ın Alıç Ağacı
ile Sohbetler isimli kitabını bulup okumanızı tavsiye ederim.) Şu
söz, yanılmıyorsam, Oğuz Atay'a ait: 'Tabiat, sırlarını, bakmasını
bilene açıklarmış.' Bir kelime daha ekleyelim: Ve duymasını. Bizim için mutluluk, deniz, güneş ve kum değil; Allah, insan ve tabiat üçgenindedir. Bunu, burada, bir kez daha anlıyoruz.